Arama Sonucu: 267 Aranan: Historians
İzmir Yangını, 13 Eylül 1922 tarihinde başlamış ve tarihte Büyük İzmir Yangını olarak isimlendirilmiş, bu büyük facia tarihçiler tarafından uzunca bir süredir tartışma ve araştırma konusu olmuştur. Yangın ile ilgili iddialar çeşitli akademisyen ve araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur. Bu makalede, İngiliz basınının konuyla ilgili algısı konusunda bilgi vermekte olup, konuyla ilgili çeşitli kaynak ve çalışmalardan faydalanılmış, yanı sıra çalışmada yangın ile ortaya çıkan mülteci sorunuyla ilgili bilgiler yer almaktadır.
Cilt 15 , Sayı 31 , Oca 2015 , Sayfalar 177 - 200
Orhan ÖZCAN
Özet Çevirileri
İntihar şeklindeki istenmeyen ölümlerin nedenlerini, sonuçlarını ve coğrafi dağılışlarını irdeleyen intiharlar coğrafyası, aslında coğrafya uzmanlarının yanı sıra sosyologlardan psikologlara, tarihçilerden demograflara, sağlık bilimcilerden toplum bilimcilere kadar birçok bilim dalını ilgilendiren disiplinler arası bir çalışma alanıdır. İntiharlar coğrafyası ile ilgili dünyada çok sayıda bilimsel çalışma yapılmış olmasına rağmen bu konuda Türkiye coğrafyasında yok denilecek kadar az sayıda yayın olduğu görülmektedir. Bu yeni araştırma alanındaki bilgi boşluğunu bir nebze kapatmak ve Türk okuyucularını bu konuda aydınlatmak bu eserin kaleme alınmasının öncelikli nedenidir. Çalışmada intihar oranlarına göre küresel bir sınıflandırılma yapıldığı gibi, dünya genelindeki intihar olaylarının ülkeler bazındaki coğrafi dağılışı da incelenmiştir. Küresel ölçekte intiharların nedenleri, sonuçları ve yansımaları tartışıldığı gibi, yaş ve cinsiyete göre de intiharlar incelenmiştir. Çalışmada Rusya’daki intiharlar hem ulusal hem bölgesel pencereden mercek altına alınmış ve bu ülkedeki intihar olaylarının tarihsel gelişimi çarlık, kapitalist, sosyalist ve sosyalist sonrası dönem başlıkları altında irdelenmiştir. Dünya ortalamasına göre Rusya’daki intihar oranları neden yüksektir? Erkeklerin intihar sıklığı neden kadınlara göre daha yüksektir? Rusya’da artan çocuk intiharların nedenleri nelerdir gibi sorulara yanıt aranmıştır. Rusya’daki intihar olaylarını tartışmaya açan bu çalışma ile Türkiye intihar coğrafyası araştırmalarının tetiklenmesi beklenmektedir.
Cilt 19 , Sayı 31 , Oca 2014 , Sayfalar 37 - 64
Emin Atasoy, Mustafa Ertürk
Özet Çevirileri
Bilimsel faaliyetlerin tarihsel sürecinde Antik Yunan ve Rönesans dönemi arasındaki geçen zaman diliminde bilimsel etkinliklerin merkezini 8. Yüzyıldan itibaren İslam dünyası oluşturmuştur. Bu tespit hem doğulu hem de batılı bilim tarihçilerinin ortak kanaatidir. İslam dinin hakim olduğu coğrafyada gerçekleşen bilimsel etkinliklerin başarısı tesadüfi değildir. Bu başarının arkasında elbet ki İslam dininin oluşturduğu medeniyetin büyük etkisi vardır. Aynı zaman da o dönemde yaşayan siyasetçilerden bilim adamlarına kadar Müslüman olan ya da olmayan pek çok insanında emeği göz ardı edilemez. İslam uygarlığının ayrılmaz bir parçası olarak ortaya çıkan bilimsel aktiviteler, Batıda bilim ve felsefesinin gelişmesinde bir basamağı oluşturması bakımından evrensel kültür içinde de önemli yere sahiptir. Bu nedenle İslam dünyasında bilimin doğuşu bilimsel gelişmelerinde ayrılmaz bir parçasıdır.
Cilt 29 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 375 - 382
Müslim AKDEMİR
Özet Çevirileri
Islamic History is a special part of history which takes place in gene- ral history. This special part of history has some specific methods, tecniques and details. Therefore, not only process of formation of Islamic History but its teaching have included some problems. This study deals with the periods which the process of teaching Islamic History passed throughout the history from the beginning of its formation and writing process. In this context, perceptions and suggestions of the scholars from the West and the East and also the classical problems of Islamic History and their reflections in our time have been discussed. In addition, it has been pointed out some important conclusions on the present situation of Islamic History and the duties and responsibilities of the muslim historians in this field
, Sayfalar 209 - 221
Muhammad Abdul Jabbar Beg, M. Bahaüddin Varol
Özet Çevirileri Öz
Mekalede Azerbaycan edebiyat tarihi tertipçilerinden biri olan edebiyat araştırmacısı İsmail Hikmetin hazırladığı edebiyat tarihinde Gazi Bürhaneddinin tadkiki ve takdimi araştırılmaktadır. İsmayıl Hikmet`in “Dini ceryan” adı altında araştırdığı yazarlardan biri de Gazi Bürhaneddin`dir. Azerbaycan Edebiyatının çok az araştırılmış yazarlarından olan Gazi Bürhaneddin hakkında İ. Hikmet`in “Azerbaycan Edebiyatı Tarihi” kitabında verdiği bilgi ilgi doğurur. Bu kitabın yayımlandığı 1928 yılına kadar olan dönemde F. Köşerli`nin, Y. V. Çemenzeminli`nin ve S. Mümtaz`ın Klasik Azerbaycan edebiyatı ile ilgili araştırmalarında Gazi Bürhaneddin hakkında hiç bir bilgi olmaması İ. Hikmet`in bu araştırmasıın ne kadar önemli bir araştırma olduğunu bize gösterir.
, Sayfalar 102 - 108
Ferhat AĞAYEV
Özet Çevirileri
Günümüzde Libya olarak isimlendirilen Trablusgarp, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika eyaletlerinden biri olarak yaklaşık dört asır Türk hâkimiyetinde kalmıştır. Fakat bu dört asırlık hâkimiyet, şimdiye kadar akademik anlamda yeteri kadar ilgi görmemiş ve telif edilen eserlerimizde genel ifadelerle geçiştirilmiştir. Bu açıdan tarihimizde büyük boşluklar, eksiklikler olduğu kabul edilmektedir. Mezkûr eksiklik dolayısıyla Trablusgarp fethi, kaynaklarımızda genel ve özet ifadelerle donanma gönderilip bir iki ay içerisinde neticelenen bir vakıa olarak aktarılmıştır. Aslında fethin arka planında 20-30 yıllık bir mücadele ve işgale karşı direniş bulunmaktadır. Binaenaleyh çalışmada, Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’daki eyaletlerinden ve en son terk ettiği toprak parçası olan Trablusgarp’taki Türk hâkimiyetinin hangi zeminde yükseldiği ve 1551 fethi öncesinde Türklerin mukavemet gücü gösterilmek istenmiştir. Bunun için daha çok İtalyan ve Fransız tarihçilerin eserlerine müracaat edilmiştir. Bu eserlerde, Avrupa devlet arşivlerine, resmî-gayrı resmî raporlara ve dönemi anlatan seyahatnamelere sıkça başvurulmuştur. Diğer taraftan bunlardan temin edilen bilgiler, kendi tarihlerimizle ve Libya tarihleriyle karşılaştırılarak sağlama yapılmıştır. 
Cilt 2 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 32 - 50
Abdullah Erdem Taş
Özet Çevirileri
Bu çalışmada, Roma imparatorluğunun ikinci başkenti olan İstanbul’un adı, coğrafî konumundan bahsedilerek fetihten önce ve sonraki durumları, Türk-İslam alemi, Bizans ve Avrupa dünyası açısından değerlendirilmesi yapılmıştır. İstanbul fethedildikten sonra İstanbul’da meydana gelen nüfus değişimi, imar faaliyetleri, ilmî faaliyetler, yönetim, ticarî ve ekonomik değişimler açıklandıktan sonra Fatih’in zımmîlere karşı uyguladığı politikasından da bahsedilmiştir. Sonuç kısmında fethin Türk-İslam dünyası, Bizans ve Avrupa tarihi açısından değerlendirilmesi yapılarak tarihçilerin fetih üzerine düşüncelerine yer verilmiştir.
Cilt 17 , Sayı 17 , Oca 2008 , Sayfalar 51 - 66
Ahmet Gündüz
Özet Çevirileri
   Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu 1204-1453 yılları arasındaki son döneminde sanat açısından bir canlanma göstermiştir. Bu dönem sanat tarihçileri tarafından Palailogoslar Rönesansı olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada öncelikle Bizans İmparatorluğu’nun Başkenti Konstantinopolis/İstanbul’da yer alan ve hızla yok olan ‘Son Dönem Bizans’ yapılarının bezeme özellikleri ve malzemeleri incelenecektir. Bu döneme ait yapılardan İstanbul’da bulunanlar, imparatorluğun diğer kentlerinde bulunan yapılara göre daha görkemlidir. Bunların başlıca nedenleri, başkentte yapılmaları ve prestij yapıları olmalarıdır. Yapılan incelemeler sonucunda bu dönemde özellikle cephe süslemelerinin dikkat çekici olduğu anlaşılmıştır. Sonuç bölümünde ise ‘Son Dönem Bizans yapılarının cephelerinde görülen bezemeler belirlenerek bir tablo oluşturulmuştur. Bu tablo sonucunda cephelerde en çok kullanılan bezeme motifleri tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra bezemelerin en yoğun olarak bulunduğu yapı belirlenmiştir.
Cilt 6 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 763 - 772
Hazal ŞENTÜRK, Nur URFALIOĞLU
Özet Çevirileri
I. Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak ayrılan Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kalmıştır. Mütarekenin imzalanmasından sonra Anadolu’nun her yerinde savaşın bitmiş olmasının verdiği geçici bir rehavet hâkim olmuştur. Devleti oluşturan tüm anasırda olduğu gibi azınlıklarda da mütarekeyle ilgili olarak hürriyetlerini garanti edecek bir barış havası esmiştir. Ancak bu atmosferin dağılması fazla uzun sürmemiş, 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgaliyle birlikte Milli Mücadele adına çatışmalar ivme kazanmıştır. Mondros Mütarekesi’nden İzmir’in işgaline kadar geçen süre zarfında İzmir’de yaşanan hadiseler, tarihçiler tarafından pek fazla araştırılmamıştır. Bu bakımdan İzmir Emniyet Müfettişi’nin 1919 yılı Nisan ayına dair yazmış olduğu asayiş raporu önemli bir boşluğu doldurmuştur. Üç ana bölümden müteşekkil olan raporda; sosyal hareketliliklerle ilgili tespitler, Rumların tavırları ve asayişin temini için yapılması gereken öneriler sıralanmıştır. Osmanlı Arşivi’nden edinilen bu rapor doğrultusunda İzmir Rumlarının işgale zemin hazırladıkları tespit edilmiştir.
Cilt 7 , Sayı 1/1 , Oca 2017 , Sayfalar 110 - 117
Mikail KOLUTEK
Özet Çevirileri
9. yüzyılın başlarında yaşamış Bizanslı yazar İtirafçı Theophanes, Chronographia başlıklı eserinde Hazarlardan bahsederken “Doğu Türkleri” terimini kullanmıştır. Genel olarak kabul edildiği üzere Bizanslı yazarlar bu tip terimleri çift olarak (doğu ile batı, kuzey ile güney gibi) kullanmıştır; bu sebeple “Doğu Türkleri”ne karşılık “Batı Türkleri” vardır; sonuncusu erken devir Macarlarını belirtmek üzere kullanılmıştır. Bizanslı kronikçilerin 9. yüzyılın başında Macarları Türk olarak adlandırmaları bu sebebe dayanmaktadır. Theophanes, Hazarları “Doğu Türkleri” olarak zikretmiş; üzerine bilgisi varmış gibi Hazarların batısında yaşayan bir halkı ayrıca Türk olarak belirtmiştir. Bütün tarihçiler bu görüşü paylaşmamakla beraber, bazıları Theophanes’in “Doğu Türkleri” terimini, Hazarların Bizans İmparatorluğu’nun doğusunda yaşamış olmaları sebebiyle coğrafi açıdan kullandığını düşünmektedir. Bu problemin çözümünün kapsamlı neticeleri vardır. Eğer Theophanes Macarları kastettiyse bu durum Macarların yazılı kaynaklardaki ilk ortaya çıkışının 9. yüzyılın başları olduğuna işaret edecektir. Fakat Theophanes’in kroniğindeki “Doğu Türkleri”ne karşılık, “Batı Türkleri” değil, ancak “Batı Hunları”dır.
Cilt 1 , Sayı 1 , Oca 2013
Mehmet Turgut BERBERCAN
Özet Çevirileri
Kafkasya, dünyanın üç kıtadan oluştuğu düşünülen zamanlarda Asya ve Avrupa’nın geçiş yeri konumundaydı. Karadeniz’in kuzeyindeki düzlükler iki kıtayı birleştiren ara bölge gibiydi. Günümüzde dünyanın çok daha geniş bir yer olduğu öğrenilmesine rağmen bölgenin iki kıta arasındaki geçiş yeri olma konumu hâlâ devam etmektedir. Bu özelliği yüzünden tarihin ilk zamanlarından itibaren Kafkasya’da pek çok farklı topluluk görmek mümkündür. Hint-Avrupaî, İranî ve Turanî kökenli halklar bu bölgede çok eski dönemlerden itibaren bir arada bulunabilmiştir. Kafkasya’nın çok uluslu yapısı günümüzde de varlığını korumaktadır. Kafkasya XIX. yüzyılın ortalarından itibaren büyük güçlerin hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Bu rekabetin bir sonucu olarak bölgenin tarihi ve kültürünü sahiplenme eğilimi ortaya çıkmıştır. Avrupa’da yapılan çeviri faaliyetlerinde yöre kaynakları yabancı dillere aktarılırken tenkide tâbi tutulmadığından Orta Çağ tarihçilerinin dinî ve millî hislerin etkisiyle kaleme aldığı eserlerdeki iddialar günümüze taşınmıştır. Siyasi rekabetin tesiriyle günümüzde yazılan pek çok eserde Gürcü, Ermeni veya Türklerin bölgenin kadim halkı olduğu, uygarlık temelini attığı ileri sürülmüştür. Haliyle birbirinden çok farklı görüşler kaleme alınmıştır. Bu ideolojik ve kültürel zeminde Kafkasya’daki Türk varlığının ne zaman başladığı meselesiyle ilgili olarak da pek çok görüş ileri sürülmüştür. Türkistan ve Türklükle bağlantıları konusunda son yıllarda ele geçen bilgi ve belgeleri görmezden gelen belirli çevreler bu varsayıma soğuk baksa da Kimmer ve İskitler, Kafkasya’da Türklüğün öncüleri olarak kabul edilmelidir. Onlardan önce bölgede Türk bulunduğuna dair iddiaların temeli bugün için zayıftır. Kıpçaklar bu topluluklardan sonra Kafkasya’ya gelen ikinci bir grup olarak kayıtlara geçmiştir. Hunlardan itibaren ise Kafkasya’daki Türk varlığını kesintisiz olarak takip etmek mümkündür.
Cilt 2 , Oca 2017 , Sayfalar 558 - 575
İbrahim Tellioğlu
Özet Çevirileri
Ana vatanlarının Kafkasya olduğunu düşündüğümüz Bulgarlar, söz konusu bölgenin en eski kavimlerinden bir tanesi idi. Buna paralel olarak bölgede yaşayan pek çok Türk kavmi, coğrafyacılar ve tarihçiler tarafından Bulgar ismi ile anılmıştır. İncelemekte olduğumuz Burcanlar da, Bulgar akrabalığındaki kavimlerdendi ve bir dönem Bulgar adı altında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Uzunca bir müddet Bulgarlar ile ortak hareket içerisinde gördüğümüz Burcanlar daha sonraları müstakil bir biçimde hareket etmeye başlamış ve bu husus bazı seyyahların gözünden kaçmamıştır. Burcanların Kafkasya sahasında başlayan serüveni bu topraklarla sınırlı kalmamış, batıda Tuna havzasında da isimleri zikredilir olmuştur. Zaman zaman bazı tarihçiler onları bu sahada meskûn olan Bulgarlar ile bir tutmuşlardır.
Cilt 34 , Sayı 34 , Oca 2012 , Sayfalar 47 - 65
Umut Üren
Özet Çevirileri
Kanuni Sultan Süleyman Han dönemine yaşamış olan tarih yazarı Tabip Ramazan, bu hükümdarın iki büyük seferi olan Belgrad ve Rodos üzerinde duran iki eser yazmıştır. İncelenen eserlerin birisi er-Risaletu'l-Fethiyyetu'l-Ungurusiyyetu's-Süleymaniyyetu adıyla yazılıp Belgrat fethini içermekte, ikincisi ise er-Risaletu'l-Fethiyyetu'r-Rodosiyyetu adıyla Kanuni Sultan Süleyman'ın Rodos seferini konu almaktadır. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın saray hekimi ve aynı zamanda bir Osmanlı tarihçisi olan Tabip Ramazan, hakkında eser yazdığı her iki sefere de bizzat katılmıştır. Arapça olarak kaleme alınan bu eserler, Osmanlı tarihi açısından birinci derecede kaynak özelliğindedir. Çalışmanın merkezini Tabib Ramazan'ın bu iki eserinin içeriğini anlatan fihristler teşkil etmektedir. Makalenin amacı bu kitapları tanıtarak gün ışığına çıkarmaktır.
Cilt 3 , Sayı 7 , Oca 2000 , Sayfalar 205 - 226
Necati Avcı
Başlık Çevirileri
Haklarında sadece Rus Yıllıkları ile çok azda olsa Macar kroniklerinde bilgiler bulabildiğimiz Berendiler’in, kadim bir Türk boyu olduğu artık kabul edilmektedir. Berendiler, kaynaklarda göründükleri XI. yüzyıldan itibaren Rusya ve Macaristan’a yerleşerek, daha sonraki yıllarda bu topraklarda esaslı bir güce sahip olmuşlar ve Rusların güçlü bir devlet olarak tarih sahnesine çıktıkları sırada, askeri güç olarak hem düşmanlarına karşı; hem de kendi aralarındaki mücadelere bir fiil katılmışlardır. Böylece X. yüzyıldan başlayarak XIII. yüzyıla kadar her iki ülkenin sınırlarında savunma sistemi içerisinde yer almışlar, stratejik bölgelere yerleştirilmişler ve sınırları korumuşlardır.Aslında Berendiler’in adı bu iki devletin siyasi kaderinde tayin ettiği yön Macaristan ve Rusya’da benzer durumları doğurmuştur. Her iki devlet de başlarda bu Türkler tarafından istilâ edilmişlerdir. XII. yüzyılın 30’lu yıllarından itibaren knezler arası taht kavgalarında knezlerin askeri güçleri olarak bu ya da o knezin yanında yer almışlar ve böylece Güney Rusyanın siyasi kaderinde merkezi rol oynamışlardır. Ancak XIII. yüzyılın ortalarına doğru Kiev Rusyasının yıkıldığı tarihten sonra diğer Türk boyları gibi Berendiler de Kara-Kalpak ortak ismiyle anılmışlardır. Bundan sonra da Rusya’da kendilerine has hayat tarzları, bozkıra özgü savaş tekniklerine sahip atlı-okçu askeri bir kesim olarak kabul edilmişlerdir. Berendileri Kiev Rusyasında Uzlar’la; Macaristan’da ise Peçenekler’le beraber hareket ederlerken görüyoruz. Ancak Berendiler’in Macaristan’daki nüfuzlarının sınırlı olduğu da bir gerçektir. Bununla birlikte ifade etmeliyiz ki Berendiler’in Macaristan’a girişleri Peçeneklerden bağımsız ve onlardan daha erken olmuştur. Berendiler Rusya, Slovakya, Macaristan ve Romanya topraklarında yerleşmişler, zamanla yerli halkla karışarak milli kimliklerini kaybetmişlerdir.Anahtar Kelimeler: Rusya, Macaristan, Yıllıklar, Askeri Güç, Yerleşim.
Cilt 24 , Sayı 1 , Oca 2014 , Sayfalar 163 - 188
MUALLA YÜCEL
Özet Çevirileri
ellikle 1955–1963 dönemi Kıbrıs yakın tarihi bağlamında araştırmaya değer bir dönemdir. Grivas idaresindeki EOKA’nın adayı kan gölüne çevirdiği bu yıllarda Kıbrıslı Türkler de kendilerini korumaya yönelik olarak Türk Mukavemet Teşkilatı’nı tesis ederler. Grivas ve EOKA ile ilgili farklı yayınlar yapılmış olmasına rağmen TMT ve bu süreçle ilgili Türk bilim insanları tarafından kaleme alınmış pek fazla araştırma söz konusu değildir. Salih Öztoprak tarafından yazılan Kıbrıs’ta Hasıraltı Belgeler kitabı 1925–1975 dönemini açıklamak amacıyla kaleme alınmış, isminden de anlaşılacağı gibi gizlenip hasıraltı edilen belgeleri ortaya çıkarmayı amaçlamıştır. Oysa hakikat hiç de öyle değildir
Cilt 7 , Sayı 16 , Oca 2008 , Sayfalar 365 - 379
Ulvi KESER
Özet Çevirileri
Cilt 2 , Sayı 5 , Oca 1999
Yazar;Franz Roshental, Tanıtan; Hasan Kurt
Anahtar Kelimeler Anahtar Kelime Çevirileri
Klasik Türk Edebiyatında şiir düzyazıdan daha önemli bir konuma yerleştirilmiştir. Şiirler içerisinde de edebî değeri yüksek olan şiirlerin bir araya getirildiği divanlar, uzun bir şiir olan mesnevilerden daha önde tutulmuştur. Bu sebeple edebiyat tarihçileri tarafından edebiyatımızın bu dönemi Divan Edebiyatı olarak adlandırılmıştır. Aslı Farsça olan divan kelimesi, edebî terim olarak seçme şiirlerin bir düzen içerisinde temize çekilmesiyle oluşan eserin adıdır. Divan, bizzat şairi tarafından tertip edilebileceği gibi edebî zevke sahip başkaları tarafından da oluşturulabilmektedir. Genellikle bir şair bir divan tertip ederken çok yazan bazı şairler birden fazla divan oluşturmuşlardır. Az yazanlar ise şiirlerini topladıkları küçük hacimli eserlere divançe demişlerdir. Bu makalede; kitap ya da tez olarak yayımlanan divanlar isimlendirilmeleri bakımından incelenmiş,yaygın adlandırmadan faklı olarak özel isim taşıyan divanlar da tespit edilmiştir. Birinci bölümde divan kelimesinin şairin mahlası, adı, babasının adı vd. kelimelerle terkip hâlinde kullanılarak isimlendirilmeleri incelenmiştir. İkinci bölümde ise Ali Şîr Nevâyî divanlarında görüldüğü üzere; içerisinde divan kelimesi geçmeyen, özel bir ismi olan divanlara dikkat çekilmiştir. Özel isim vermenin belli bir döneme has olmadığı, hemen her asırda görüldüğü tespit edilmiştir. Divanına özel isim veren şairlerin biyografilerine, divanlarının şekil ve içerik özelliklerine değinilmeyerek kaynakçaya atıf yapılmıştır.
Cilt 59 , Sayı 59 , Oca 2014 , Sayfalar 45 - 60
Abdullah AYDIN
Özet Çevirileri
Konya Müzesi'nde müze envanterine kayıtlı İlhanlı hükümdarı Ebû Said Bahadır Han'a ait sikke örnekleri çalışılmıştır.             İlhanlılar (İran Moğolları) H.654-744 M. (1256-1344) tarihleri arasında Ortadoğu (İran) ve Anadolu'da hüküm sürmüşlerdir. İlk Hanları ve  Hülâgû Han'dır.             Argun Han ve Keyhatu Han döneminde ekonomik krizler ve düzensizlikler dolayısıyla altın piyasadan çekilmiştir. Gâzân Mahmud Han'ın ıslahatlarıyla yine ortaya çıkmıştır. Gâzân  Mahmud'un cülûsu  H.693 (M.1293) te dir. Gâzân Mahmud H.694'te (m.1294) Müslümanlığı kabul edip; adına hutbe okutarak, cülûs ettikten sonra "Gazanus" ismi altında yüksek ayarlı vasat bir altın sikke bastırmıştır. Bu tarz sikkeler bilhassa Bizans Devletince de iyi karşılanmıştır.             Ebû Said Bahadır Han zamanında altın sikkeler düzenini tamamen kaybetmiş durumdadır. İlhanlı sikkelerinde kompozisyon genel olarak yazı ön plandadır. Bunun yanında geometriksel bezeme kullanılmıştır. İnci dizisi birçok kompozisyon da yer almaktadır. Musul, Tebriz, Berda, Medinet-Gence, Amasya, Bağdad, Erzincan, Medineti-Konya gibi birçok şehirde sikke bastırmışlardır. İlhanlılar devrinde en çok sikke bastıran Sultan Ebû Said Bahadır Han olmuştur.                       İlhanlı Devletinin son hanı Anuşirvan'dır. Hangi tarihe kadar hükümran olduğu belli değildir. Bununla beraber kendisinin H.754 (M.1344) tarihli adına kesilmiş sikkesi bulunmuş olduğundan, bazı tarihçiler bu seneyi İlhanlıların yıkılış tarihi olarak gösterirler. İlhanlıların yıkılışı sırasında bir takım rakip hanlar, serdârlar, vezirler ve sâir erkân devlet işlerine müdahaleye başlamışlar, birbirlerine besledikleri kin ve kıskançlıktan dolayı memleket için hakiki bir tehlike teşkil etmişlerdir. Rakip hanların sonuncusu Anuşirvan’dır.           İlhanlı devletinin maliyesinin temelini gümüş madeninden kesilen sikkeler oluşturur. Sikke devletin kontrolü altında kesilmiştir. Altın sikke alışverişlerde kullanılmayıp bilhassa bazı merasimlerde kullanılmıştır.  Moğollar devrinde gümüş, altın para hesaplarında dinar, dirhem, miskal, tenke, baliş, tümen kullanıldığı bilinmektedir.                                         Sikkeler bir devletin inanç düşüncelerini yansıtmaktadır. Sikkelerde görülen bir çok öğe diğer sanat dallarındaki öğelerle paralellik gösterir. Orta Asya, Şamanizm, İslâm, Geç Antik ve Bizans etkilerinin görülmesine rağmen bütün bu etkileşimler özümlenerek kendine has özgün sanat anlayışları ortaya çıkarmıştır.
, Sayfalar 61 - 78
Mustafa Yıldırım, Ali Akyıldız
Özet Çevirileri
Edebiyat teorisi veya eleştirisinde eseri merkeze alan yaklaşımlarda yazar ve içinde doğduğu, yetiştiği devrin özellikleri, muharririn üzerindeki etkileri göz ardı edilir. Hâlbuki insanoğlu sosyal bir varlıktır ve kendini döneminden tecrit edebilmesi bir bakıma kendini inkâr anlamına gelir. En azından eserini vücuda getirirken kullandığı dil/dil özellikleri bile devrinin şifrelerini/karakteristiğini bünyesinde taşır. Bu bakış açısıyla kullanımlık metin (gebrauchstexte) türü olan bir gazete haberinin edebî esere nasıl yansıdığını veya bir edebî eserde kullanımlık metne nasıl ve ne amaçla başvurulduğunu II. Meşrutiyet Dönemi yazarlarından Kırşehirli Mehmet Fevzi’nin İki Şehid-i Aşk adlı hikâyesi ile ortaya koyma çalıştık. Bu çalışma ile aynı zamanda söz konusu hikâyeyi Osmanlı Türkçesinden Latin harflerine aktararak, orijinal metindeki resimlere de yer vererek okuyucuların ve edebiyat tarihçilerinin dikkatlerine sunduk.
Cilt 3 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 21 - 30
Nuran ÖZLÜK
Özet Çevirileri
Bu çalışma, genel anlamda sinema ile tarih ilişkisini incelemeyi ve tarihsel filmlerin tarihsel gerçeklerle ilişkisine kurmaca ekseni üzerinden odaklanmayı amaçlamaktadır. Kimliğimizi ve benliğimizi kavramak, yaşadığımız günü anlamlandırmak ve geleceğe yönelik farklı bakış açıları geliştirebilmek için başvurduğumuz tarih, birçok benzeri ve farklı nedenlerle sinemanın da temel ilgi alanlarından biridir. Geçmişe ait pek çok imge, belleklerimizde sinema aracılığıyla oluşmuştur. Görsel belleğimizin oluşumunda önemli bir rol alan sinema için tarih, bir taraftan engin bir kaynak, diğer yandan yaratımı tarihsel nesnellik bazında çerçeveleyen bir olgudur. Bu çalışmada son on yılda tarihe ilginin popüler tarihsel filmler aracılığıyla arttığı ve sinemacıların bir çeşit tarih yazıcılığı yaptığı düşüncesi ile tarih öğreniminde görsel malzeme olarak sadece belge film ve belgesellerden değil, kurmaca ürünlerden de toplumsal çözümlemeler için yararlanılabileceği görüşleri ele alınıp tartışılacaktır. Sonuçta, sinemanın ve özelinde tarihsel filmlerin toplumsal ve tarihsel okumasıyla toplumların geçmişinde görünür olmayan bölgelere ulaşma imkanı olduğu vurgulanacak; Andreas Huyssen'in bellek ve geçmişin temsili üzerine ortaya koyduğu önermeden yola çıkarak tarihsel gerçek ile geçmişin temsili olan filmler arasında oluşan yarığın- "bilinmeyenler" alanının- kültürel ve sanatsal bir uyaran olarak ele alınabileceği, sinemacının tarihsel veriler ışığında özgür yaratımını gerçekleştirebileceği bölgenin insana özgü bu bilinmeyenler alanı olabileceği öne sürülecektir.
Cilt 2 , Sayı 2 , Oca 2005 , Sayfalar 55 - 69
Yrd. Doç. Dr. Senem A. DURUEL ERKILIÇ
Özet Çevirileri
Tarih ve bellek çalışmaları günümüzün en çok tartışılan konularının başında gelmektedir. Resmi tarih devlet söylemi ile oluşturulurken, kişisel tarih bireylerin hafızalarından süzülerek okuyucuya ulaşır. Bellekte iz bırakan olaylar sözlü tarih çalışmaları ile gelecek nesillere aktarılır. Sözlü tarih çalışmaları ile gün yüzüne çıkan bireylerin geçmişleri bize geçmişte yaşanan olayların bireylerin üzerinde bıraktığı derin izler ve travmalar hakkında daha detaylı bilgiler verir. Yiannis Karatzoglou da yaşadıklarını kaleme alarak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Lozan Anlaşması ile Anadolu’dan göç eden binlerce Rum’un yaşadıklarını günümüze ulaştırır. Bu çalışma tarih ve bellek çalışmaları ışığında Türkiye ve Yunanistan’ın sosyal, kültürel ve politik kararlarının bireyler üzerindeki etkisini Yiannis’in anıları üzerinden incelemektedir.
Cilt 3 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 9 - 24
Emine Yeşim Bedlek
Özet Çevirileri
Küçük Menderes deltası sahip olduğu sulak alanla birlikte Ege Bölgesinin, dolayısıyla ülkemizin en önemli ekosistemlerinden biridir. Delta, Menderes masifinin batı kenarı üzerindeki ayrı bir çöküntü çukurluğu içinde Küçük Menderes’in taşkın-delta sedimanları ile dolması sonucunda oluşmuştur. Delta ovasının güneyinde Efes antik kentinin bulunması nedeniyle, özellikle jeomorfologlar, arkeologlar ve tarihçilerin yöreye olan ilgisi fazla olmuştur. Küçük Menderes delta ovası ve yakın çevresi ilkçağlardan itibaren yerleşmelere ve yoğun tarımsal kullanımlara sahne olmuştur. Bu yoğun kullanımlar, deltadaki çeşitli koruma statülerine rağmen devam etmekte ve buna bağlı olarak gelişen degradasyonal etkiler artmaktadır.Anahtar Kelimeler: Küçük Menderes Delta Ovası, sulak alan, degradasyon, insan etkileri, delta ekosistemleri, vejetasyon, tarım, arazi kullanımı.
Cilt 18 , Sayı 1-2 , Oca 2009 , Sayfalar 59 - 72
Semra SÜTGİBİ
Özet Çevirileri
Cilt 7 , Sayı 21 , Oca 2005 , Sayfalar 197 - 206
Nizamettin Parlak
Özet Çevirileri