Arama Sonucu: 267 Aranan: Historians
Historians often establish a link between wars and ensuing domestic reforms when defining imperialism. Drawing on older and newer historiography, this paper evaluates the importance three major wars in Russian history that precipitated internal reform: The Great Northern War (1700-1721), the Russo-Turkish War of 1768-74, and the Crimean War (1853-1856). Ultimately, this paper seeks to eschew a widespread misperception amongst specialized Western academics that the Russians have always had an unrestrained drive to expand and dominate the world, regardless of domestic considerations, dynastic or otherwise. The point is not to make an overarching and holistic judgment, but to draw in the arguments made by historians (including major 19th-century historians of Russia) and make conclusions concerning the concrete mechanisms of imperial governance in Russia.
Cilt 31 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 445 - 470
Onur İşçi
Özet Çevirileri Öz
Batılı tarih yazıcılığına göre hareketli matbaanın icat edildiği tarih olarak kayıtlara geçen 15. yüzyıl, batının doğuya karşı elde edeceği üstünlüğün temellerini de atacağı bir süreci başlatmıştır. Takip eden süreçte Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde hareketli matbaa teknolojisinin uygulanması adına yürütülecek ilk çalışmanın, Gutenberg matbaasından yaklaşık iki yüzyıl sonra 1700'lü yılların başlarında gerçekleşmesi ve bu gecikmenin sebepleri tarih açısından bir kayıp ve gerilik olarak kabul edilmiştir. Fakat bu algının ne denli gerçekliği yansıttığı konusu da tarihçilerin sorguladığı, flulaşmış bir alandır. Buradan hareketle anakronik yaklaşımların terk edilerek, tarihin doğu ve batı arasında kurulan denge sayesinde geliştiği, dönemsel şartların ve toplumların iç dinamiklerinin göz ardı edilmemesi gerekliliği, yöntemsel olarak niteliksel tarihsel tasarım karakterini taşıyan bu çalışmanın temel yaklaşım biçimi olacaktır. Böylece, aslında kayıtlara geçen Batı temelli tarih anlayışının ötesinde uygarlıkların canlandığı coğrafi gerçeklik olarak Doğu'nun, matbaa teknolojisindeki öncülüğü, Osmanlı Devleti'nin matbaaya karşı takındığı tavrın tarihçiler gözüyle nasıl ele alındığı gerekli literatür taraması tekniği kullanılarak tartışılacaktır. Sonuç olarak, dönem şartları doğru değerlendirildiğinde Osmanlı İmparatorluğu'nun matbaayı kullanmasını tehir eden sebeplerin toplumsal ihtiyacın teşekkülünde yaşanan gecikmeye bağlı olarak ortaya çıktığı görülmüştür. Özellikle reaya sınıfının geliştirdiği ve kullandığı bu teknolojinin Osmanlı toplumunda itibar görmemesinin hem toplumsal hem psikolojik saikleri içinde barındırdığı tespit edilmiştir.
Cilt 5 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 950 - 968
Büşra TOSUN DURMUŞ
Özet Çevirileri
Öğretmen yetiştirme meselesi genelde tarihçilerin özelde ise Türk eğitim tarihçilerinin üzerinde durdukları, araştırma-inceleme yaptıkları konuların başında gelmektedir. Tanzimat ile birlikte Osmanlı Devletinin birçok kademesinde görülmeye başlanan yenileşme hareketleri, kuşkusuz öğretmen yetiştirme ve “öğretmen” anlayışında da yeni görüşlerin ve uygulamaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Tanzimat döneminden itibaren eğitimin bir bilim olarak kabul edilmesi üzerine dönemin aydın ve eğitimcileri,  öğretim yöntemleri,  okuma-yazma öğretimi, yeni öğretim yöntemlerinin uygulanılması gibi çeşitli sorunların üzerinde durmaya başlamışlar, kitabî ve takriri öğretimi eleştirmişler, ezbere dayalı öğretimin terk edilerek dayağın öğretimde yerinin olmadığı görüşünü benimsemişler, bireysel öğretimden sınıf ve şube sistemine geçilmesini isteyerek, okuma-yazma öğretimine aynı oranda önem verilmesini talep etmişlerdir Ziver Bey, bu konulardaki görüşlerini yazmış olduğu eserler ile dile getiren öncü eğitimcilerden birisidir. Bu çalışmada Ziver Bey’in öğretmenlik mesleğine ve bu mesleğe ilişkin görüşlerine birinci ve ikincil kaynaklardan yararlanılarak yer verilmeye çalışılmıştır. 
Cilt 6 , Sayı 14 , Oca 2017 , Sayfalar 156 - 168
Mustafa ŞANAL, Temel TOPAL
Özet Çevirileri
Öz: Michal Sokolnicki, Polonyalı bir tarihçi ve diplomat, 1936–1945 arasında Polonya’nın Türkiye Büyükelçisi (Polonya’nın işgalinden itibaren de Polonya Sürgün Hükümeti’nin temsilcisi) ve diplomatik çevrelerde sayılan bir kişilikti. II. Dünya Savaşı’nın bitişinin ardından Komünist Polonya’ya dönmeyi reddedip bunun yerine A.Ü.’de hoca olmayı seçmişti. Ankara’da öldü ve Cebeci Asri Mezarlığı’na gömüldü. Ankara Günlüğü, Türkiye ve Polonya arasında tarihsel olarak iyi ilişkilerin yeni bir kanıtını ortaya koymaktadır. Ankara, savaşın ta en başından itibaren tarafsızlığını koruma uğraşında olsa da, (Polonyalı mültecilerin ve Polonya altın rezervinin toprakları üzerinden gizli sevkiyatı da dâhil olmak üzere) birçok önemli görevin gerçekleştirilmesinde Büyükelçi Sokolnicki’ye destek olmuştur. Ayrıca Türk hükümeti, Moskova’da Polonyalı esirler için de girişimde bulunmuştur. Bu olayların hepsi aşağıda, Ankara Günlüğü’nü temel alan bir makalede özetlenmektedir. Bazen ayrıntılar bütün kadar önemli olabilir, örneğin dipnotların biri ilginç gelebilecek bir bilgi – Bakan Saraçoğlu’nun 12 Aralık 1923 tarihli meclis konuşmasının zabtını içermektedir. Bu konuşmasında bakan, teşrifat nazırının, kordiplomatiğin sarayda kabulü sırasında Türkiye’nin Polonya’nın taksimini kabul etmediğini diplomatik olarak ifade edebilmek için, “bir seferinde”, orada bulunmayan Leh elçisini sorduğunu hatırlatmaktadır. Bu hatırlatma, böyle bir adet olduğuna dair on dokuzuncu yüzyıl başlarından herhangi bir kayıt olmadığı için doğruluğu geniş bir tarihçi grubu tarafından sorgulanan bu hikâyenin ilk yazılı kaydı olarak kabul edilmelidir.    
Cilt 5 , Sayı 10 , Oca 2017 , Sayfalar 363 - 378
Osman Fırat Baş
Özet Çevirileri
Tarih boyunca birçok topluluk üzerinde yaşadıkları topraklardan sürülerek dünyanın dört bir tarafına dağılmışlardır. Bu toplu sürgünlerin yanında bireysel sürgünlere de tarih boyunca rastlanılmaktadır. Her defasında bir topluluk ya da bir kişi ceza olarak, üzerinde yaşadığı topraklardan uzaklaştırılmaktadır. Bu tür sürgünlerin tarihi, siyasi, sosyolojik ve ideolojik yönlerini inceleyen çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu yazıda, 20. yüzyılın en önemli dinler tarihçilerinden biri olan Mircea Eliade’ın bizzat kendi tarihsel-dinsel çözümlemelerine dayanılarak onun sürgün tecrübesi çözümlenmeye çalışılmaktadır. Sürgün tecrübesini tarihi, sosyolojik, politik vb. yönlerden incelemek her ne kadar bu olguyu farklı açılardan izah ediyorsa da sürgün olmanın nasıl bir şey olduğu hakkında bilgi vermemektedir. Dolayısıyla çözümleme aygıtı olarak bu tecrübeyi dışarıdan bir gözlemci gibi değil, o tecrübeyi yaşayan kişi perspektifinden anlamayı mümkün kılan fenomenolojik yaklaşım esas alınacaktır.
Cilt 5 , Sayı 3 , Oca 2008 , Sayfalar 239 - 256
Ramazan ADIBELLİ
Özet Çevirileri
Mit terimini çok farklı şekillerde tanımlamak mümkündür. Fakat Dinler tarihi açısından mit kutsala dair öykü ya da anlatıdır. Bu nedenle de Eliade ve Pettazzoni gibi dinler tarihçileri ve Vico, Nietzsche, Tillich ve Ricoeur gibi düşünürlere göre mit gerçektir. Ancak modern dünya açısından mitler, safsata, cehalet, illüzyon ve yanlışlıkla eşdeğerdir. Oysa mitler anlamsız ve faydasız masallar değillerdir. Onlar gerçek anlatılardır ve ancak şiirsel bir anlatıma sahiptirler. Bu makalede mit, tarih ve gerçeklik sorunu tartışılacaktır.
Cilt 6 , Sayı 1 , Oca 2009 , Sayfalar 27 - 53
Cengiz BATUK
Özet Çevirileri
Kadim İpek Yolu asırlarca Uzak Doğu’nun baharat, mücevherat ve ipekli dokuma gibi değerli ürünlerinin İtalyan şehirleri üzerinden Avrupa’ya taşınmasına aracılık etmiştir. Ancak İpek Yolu’nu yalnızca basit bir ticaret yolu olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu kanaldan Doğu ve Batı arasında tanışıklıklar yaşanmış; bilim, teknoloji, din, medeniyet görüşleri ve sanatsal değerler yayılma olanağı bulmuştur. Türkiye bu etkileşimde bir köprü konumuna sahipti. İpek Yolu’nun güzergâhı göz önüne alındığında bunun Türk Dünyası ile büyük ölçüde örtüştüğü görülür. İpek Yolu ticaretinin canlılığı ile Orta Asya Türk Topluluklarının ekonomik refah artışı ve siyasal etkinliği arasında yakın bir ilişki vardır. Küreselleşme, yeni bağımsızlıklarına kavuşan Orta Asya Türk Devletlerinin de dış dünya ile bütünleşmeleri ve Türkiye ile olan ilişkilerini geliştirmeleri için yeni bir fırsat yaratmıştır. Açık denizlere çıkışı olmayan bu bölgenin Avrupa pazarlarına hızlı ve güvenilir biçimde ulaşabilmesi, İpek Yolu projesinin modern şekliyle ele alınması zaruretini doğurdu. Çin’in bölgedeki yükselişi de bunu gerektirmekteydi. Modern İpek Yolu Projesi, Çin’den İngiltere’ye kadar kesintisiz ve hızlı bir demiryolu ulaşımı sağlayacaktır. Bazı tarihçiler İpek Yolu’nu ‘Türk Yolu’ olarak nitelendirirler. Bu yolun geliştirilmesiyle Türkiye ile Orta Asya Türk Devletleri ve Azerbaycan arasında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkiler hızlı bir biçimde gelişecek, ekonomik refah yükselecek ve Türkiye ile Türk Devletleri arasında olası bir ekonomik birlik için temel koşullardan birisi olan hızlı ve kolay ulaşım sağlanmış olacaktır
Cilt 45 , Sayı 1 , Oca 2014 , Sayfalar 0 - 15
Halil SEYİDOĞLU, Suna GÖNÜLTAŞ
Özet Çevirileri
Üçüncü Emevî halifesi Muâviye b. Yezîd’in, çok kısa bir süre sonra yerine kimseyi tayin etmeden halifelikten ayrılması ve ardından gelen ani vefatı, Emevî devletinde yaklaşık yedi buçuk ay süren ciddi bir siyasî krize neden olmuştur. Bu kriz dönemi, Mervân b. Hakem’in halife seçilmesiyle sona ermiştir. Bu çalışmada, öncelikle Muâviye b. Yezîd’in tahta çıktığı esnada devletin içinde bulunduğu siyasî şartlar belirlenmeye çalışılmıştır. Ardından günümüz tarihçileri arasında önemli görüş farklılıklarına neden olan Muâviye b. Yezîd’in halifelikten ayrılmasıyla alakalı rivâyetler tartışılmıştır. Son kısımda ise Mervân b. Hakem’in halife seçilmesiyle neticelenen Câbiye toplantısı ve akabinde meydana gelen Mercirâhit savaşı ele alınmıştır
, Sayfalar 187 - 206
Saim YILMAZ
Özet Çevirileri
2006 Yılında muhasebe ile ilgili üç dünya kongresi yapılmıştır. Bunlar, Fransa Nantes’da Temmuz ayında yapılan 11. Dünya Muhasebe Tarihçileri Kongresi ve Kasım ayında İstanbul’da yapılan 10. Dünya Eğitimcileri Kongresi ile 17. Dünya Muhasebeciler Kongresi’dir. Bu kongrelere katılım hem beklenenden az olmuş ve hem de gelişmiş batı ülkelerinden gelenlerin sayısı düşük seviyede kalmıştır. Buna karşılık gelişmekte olan ülkelerden katılımcıların sayısı artış göstermiştir. Dünyada genel refah dönemi yaşanıyor olması, iletişim, ulaşım olanaklarının artması, enerji gelirlerinin Orta Doğu, Asya ve kimi Afrika ülkelerinin gelirlerini artırması ve benzeri nedenlerden kaynaklanan bu durumun dünyada kongre kültüründe yeni dengeler oluşturma olanakları üzerinde durmak gereği vardır.
, Sayfalar 26 - 33
Oktay Güvemli
Özet Çevirileri Anahtar Kelime Çevirileri
Bu çalışmanın amacı, muhasebe tarihi alanında çalışmaya başlayan araştırma görevlileri ve doktora öğrencilerine bazı önerilerde bulunmaktır. Bu çalışma birçok alanda yönettiğim muhasebe tarihi araştırmalarımdaki deneyimlerime dayanmaktadır.Bu çalışmalarım, muhasebe mesleğinin tarihi, sosyal kurumlardaki muhasebe tarihi, muhasebe ve cinsiyet, maliyet muhasebesi tarihi ve denetim tarihini içermektedir. Bu gözlemlerim, kitap yazarlığı, bölüm yazarlığı ve editörlük kadar muhasebe ve muhasebe tarihi alanındaki hakemsiz akademik dergilerdeki makalelere dayanmaktadır.Yazdığım yorumlar aynı zamanda The Accounting Historians Journal ve Accounting History Rewiew dergilerine yaptığım editörlük ve genel muhasebe dergileri için yaptığım hakemliklere de dayanmaktadır. Bu bildiri birçok konuyu kapsamaktadır. Öncelikle, tarih araştırmalarındaki yaklaşımımı ortaya koyduktan sonra tarih araştırmalarında teorinin rolünü ortaya koymaya çalışacağım. Yazma ve dijital tarihin yarattığı fırsatlar ve veri toplama konuları hakkında bazı öneriler sunduktan sonra tarih araştırmalarında tesadüfen elde edilen bilgiler ile muhasebe tarihi araştırmalarına ait yazılarda dikkat edilmesi gerekli olan konularda bazı öneriler sunmaya çalışacağım.Sonuç olarak bu çalışma, araştırmalarını muhasebe tarihi alanında yapacak olanlara bir bakış açısı kazandırmayı hedeflemiştir. Bu çalışmada vurgu yapılan konulara ait detaylı bilgileri, “Humphrey ve Lee’nin Real Life Guide to Accounting Research” isimli çalışmalarının, muhasebe tarihi bölümünde bulabilirsiniz.
, Sayfalar 17 - 23
Stephen P. Walker, Ümmühan Aslan
Özet Çevirileri Öz
MUFAD, Türkiye üniversitelerinde görev yapan muhasebe ve finansman öğretim üyelerinin derneğidir. 1998 Yılının sonlarında kurulmuştur. MUFAD Dergisi’ni yayınlamaktadır. Dergi’nin şimdiye kadar 40 sayısı yayınlanmıştır. Dergi geniş bir yazı ailesine sahip olup, öğretim üyelerine bedelsiz olarak dağıtılmaktadır. MUFAD, uluslararası deneyimi olan kadrolara sahiptir. Bir çok uluslararası aktivitede Türkiye’yi temsil etmiştir. Edirne’de 2007 yılında Balkan ülkeleri muhasebe ve denetim konferansının organizasyonunu Trakya Üniversitesi ile birlikte üstlenmiştir. 2008 Yılında da Marmara Üniversitesi ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nin katkıları ile 12. Dünya Muhasebe Tarihçileri Kongresini düzenlemiştir.
, Sayfalar 217 - 228
Seval K. Selimoğlu, Ümmühan Aslan, Batuhan Güvemli
Özet Çevirileri
20-24 Temmuz 2008 tarihleri arasında İstanbul’da yapılan dünya muhasebe tarihçileri kongresine sunulan bildiriler göstermiştir ki, Türkiye’de muhasebe uygulama ve düşüncesi, Batı ülkelerine göre çok farklı bir yapıda gelişmiştir. Bu farklılığa paralel olarak Türkiye'nin, Anadolu'nun muhasebe dokümanları da batıdan değişik yapıdadır ve hem de çok zengindir. Yeni bir bilim dalı olan muhasebe tarihinin gelişmesinin iki aşamalı olduğu anlaşılmaktadır. İlk aşamada tarihi muhasebe materyallerinin ortaya çıkarılması, tasnif edilmesi ve değerlendirmeye hazır duruma getirilmesi çalışmaları söz konusu olmuştur. Türkiye’de muhasebe tarihi çalışmaları, gelişmekte olan öteki ülkelerde olduğugibi bu ilk aşamayı yaşamaktadır. Muhasebe tarihinin ikinci aşaması ise, muhasebe ile muhasebenin destek verdiği sektörlerin karşılıklı etkileşimini, çeşitli açılardan ele alan çalışmaları kapsamaktadır. Bu çalışmalar iki yönlüdür. İlki, muhasebenin özellikleri ile destek verilen sektörün özelliklerinin karşılıklı etkileşiminin incelenmesini kapsar. İkincisi ise, muhasebenin destek verdiği sektörün gelişmesi ve bu gelişmeler sonucunda değişen ihtiyaçların karşılanmasında muhasebenin başarısının inceleme konusu yapılmasıdır. Türkiye’de ilk aşamadaki çalışmalar oldukça ilerlemiştir. Ancak ikinci aşama çalışmalarıyla ilgili henüz fazla bir gelişme yoktur. Türkiye’nin geleneksek yapısı bu çalışmaların muhasebe ve işletme finansı hocaları tarafından yapılmasını gerekli kılmaktadır. Türk akademisyenlerin, kendi branşlarının geçmişte gösterdiği gelişmeler ile ilgilendikleri ölçüde, kendi branşlarının gelişme doğrultusunu daha etkin bir şekilde takip etmek olanağını bulabileceklerianlaşılmaktadır.
, Sayfalar 30 - 41
Oktay Güvemli, Ümmühan Aslan
Özet Çevirileri
Muhasebenin insanlığın var olduğundan beri uygulandığı bilinmektedir. Muhasebenin tarihi gelişimi incelendiğinde muhasebede kullanılan kayıtlama yöntemlerini tek taraflı ve çift taraflı kayıtlama olarak özetlemek mümkündür. Bunlardan ilk kullanılanı tek taraflı kayıtlamadır. Bu kayıtlamaya göre muhasebe ile ilgili bilgilerin tamamı değil, amaçlanan kısmı veya kısımları kayda alınır. Alacakların, borçların, gelir ve giderlerin takibini tek taraflı kayıtlamaya örnek olarak verebiliriz. Tek taraflı kayıtlamada, alacak ve borçlar takip edilirken, bunlara ait tahsilat ve ödemeler ayrıca başka hesaplarda kaydedilmez. Gelir ve giderler takip edilirken gelirin tahsilinde ve giderin ödenmesindeki nakit giriş ve çıkışları da ayrıca diğer hesaplarda izlenmez. Kitab-us Siyakat’te bu tür kayıtlamalar yapılmıştır. Bu nedenle, Kitab-us Siyakat’teki kayıtlama yöntemi, kesinlikle tek taraflı kayıtlama değildir. Sistemin tümü ve kullanılan defterler incelendiğinde bu durumu açık bir şekilde görmek mümkündür. Çift taraflı kayıtlamada ise temelde varlık, kaynak, gelir, gider ve sonuçla (kar/zarargelir gider farkıyla) ilgili bilgilerin tamamının izlenmesi amaçlanır. Araştırma konumuzu oluşturan Kitab-us Siyakat’te, devlet muhasebesinde kullanılan “merdiven yöntemi” açıklanmaktadır. Devlet bütçe gelir ve giderlerinin izlenmesinde kullanılan bu yöntem Osmanlı devletinde 500, Ortadoğu’da 1.100 yıla yakın bir süre kullanılmıştır. Bu yöntem Ortadoğu devletlerinden Abbasiler tarafından bulunmuş, İlhanlılar tarafından geliştirilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu’nda da olgunlaştırılarak uygulanmıştır. Bu kitap, Luca Pacioli’den 131 yıl önce yazılmıştır (1363). Sistemin tümü incelendiğinde, bu kitapta kullanılan defter-i kebir hesaplarını, bütçe gelirleri, bütçe giderleri, hazine, alacak, borç ve sonuç (gelir-gider farkı) olarak özetlemek mümkündür. Bu hesaplara kaydedilen borç ve alacak tutarları da eşittir. Yalnız, defter-i kebir hesaplarına ait tutarlar borç ve alacak tutarı şeklinde ayrı ayrı değil, istenileni kısa yoldan ifade etmek olan siyakat yazı sistemi’nin özelliğine uygun olarak borçlandırılacak ve alacaklandırılacak hesaplar için tek tutar şeklinde kaydedilmiştir. Bu uygulama, çift taraflı kayıtlamaya aykırı bir sonuç yaratmaz. Muhasebe tarihinin duayeni olan Stevelinck, bu tebliğin yazarlarından Prof. Dr. Remzi Örten’e Ortadoğu’da Luca Pacioli’den önce çift taraflı kayıtlamanın açıklandığı bir kitabın yazıldığını, buna ait bilginin İstanbul’daki Süleymaniye Kütüphanesinde olduğunu bildirmişti. Bunun üzerine Prof. Dr. Remzi Örten’in de başkanı olduğu komisyonda bu eser incelenmiş, ancak çeviri yapanın muhasebe teknik bilgisi olmayan bir dil uzmanı olması nedeniyle çift taraflı kayıtlamanın bu kitapta yazıldığı sağlıklı bir şekilde anlaşılamamıştı. 12. Dünya Muhasebe tarihçileri Kongresi için yaptığımız daha ayrıntılı bir araştırma, inceleme ve değerlendirmede Stevelinck’in yazmış olduklarının doğru olduğu ve çift taraflı kayıtlama yöntemine ait temel esasların adı geçen kitapta açıklandığı sonucuna varılmıştı. Bu çalışmamızda, 12. Dünya Muhasebe Tarihçileri Kongresi’nde sunduğumuz tebliğin Kitab-us Siyakat’e ve çift taraflı kayıtlamaya ait kısmı esas alınmıştır. Bu çalışmanın amacı, çift taraflı kayıtlama yöntemine ilişkin temel esasların bu kitapta var olduğunun yeniden gözden geçirilmesi ve ilgililere daha kolay anlaşılır bir şekilde sunulmasıdır.
, Sayfalar 34 - 69
Remzi Örten, Ganite Kurt, Salih Torun
Özet Çevirileri
11 Nisan 1241 tarihinde Macar ve Moğol orduları arasında cereyan eden Muhi Muharebesi Macar tarihinin olduğu kadar, Moğol tarihinin de önemli dönüm noktalarından birisidir. Avrupa’da Macar Krallığı günden güne güçlenirken, Asya’da da Moğol İmparatorluğu sınırlarını gitgide genişletmekte ve batıya doğru ilerlemenin yollarını aramaktadır. Batı yönünde ilerlemeye başlayan Moğol güçleri karşılarına çıkan Kama Bulgarlarını, Rus, Kuman, Leh ve Germen kuvvetlerini birbiri ardına yendikten sonra Ortaçağda Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biri olan Macar Krallığı’nı da mağlup etmişler ve batı yönündeki ilerleyişlerini sürdürmüşlerdir. Muhi Muharebesi’nin öncesinde yaşanılan gelişmeler, muharebenin cereyan ediş tarzı ve muharebe sonrası vuku bulan olaylar günümüzde dahi tarihçiler arasında çeşitli vesilelerle tartışılmaktadır. Moğolların batıya doğru ilerleyişi ve Muhi Muharebesi’nden sonra gelişen olaylar uzun yıllar boyunca Macar ve Avrupa tarihini derinden etkilemiştir. Makale, Muhi Muharebesi’ni muharebenin yaşandığı mevkiinin arazi şartlarından muharebeden önceki gece yaşanan olaylara; Muhi Muharebesi’nin Kalka Nehri Muharebesi (31 Mayıs 1223) ile karşılaştırılmasından Moğolların başarıyla uyguladığı psikolojik savaş yönteminin incelenmesine kadar oldukça geniş bir perspektiften incelemekte ve çağdaş kaynakların sunduğu bilgilerin ışığında Muhi Muharebesi’ni yeni bakış açılarıyla ele almaktadır.
Cilt 2013 , Sayı XIV , Oca 2013
Lajos NÉGYESİ
Özet Çevirileri
Muhsin Ertuğrul (1892-1979), Cumhuriyet’in ilk yıllarında çektiği filmlerle Türk sinemasının genetik kodlarını oluşturmuştur. Ertuğrul hakkındaki literatürde daha çok Nijat Özön’ün yazdıkları egemendir. Özön’ün eleştirilerinden yola çıkanlar, Ertuğrul’u Türk sinemasındaki olumsuzlukların sorumlusu olarak görmüşlerdir. Alim Şerif Onaran’ın çalışmaları, Muhsin Ertuğrul hakkındaki önyargılı değerlendirmelerin etkisini bir ölçüde azaltmıştır. Ne var ki yokluklar içinde mücadele etmenin ve öncü olmanın zorlukları, Ertuğrul’un bir günah keçisi olarak görülmesini engelleyememiştir. Birçok sinema tarihçisinin de ifade ettiği gibi, Muhsin Ertuğrul’un tiyatroculuğu sinemacılığına ağır basmaktadır. Ertuğrul, ancak birkaç filminde vasatın üzerine çıkabilmiştir. Onun sinema mirası birçok açıdan eleştirilebilirse de Türkiye’de sinemanın varolabilmesi için harcadığı çaba göz ardı edilemez. Teknolojiye en çok bağlı sanat dalı olan sinemayı yokluklar içinde var edebilmiş olması Muhsin Ertuğrul’u Türk sinema tarihi içinde ayrıcalıklı bir yere oturtur. Muhsin Ertuğrul’un filmleri, Kemalist modernleşme projesinin sinemadaki yansıması olarak izlenebilir. Ertuğrul, Cumhuriyet devrimlerinin hayata geçirilmesi için özveriyle mücadele etmiş bir kültür adamıdır. Türk kadınını ilk kez beyaz perdeye çıkarmakla kalmamış; tüm hayatı boyunca Cumhuriyet’in ideallerinin sanat alanındaki temsilcisi olmuştur. Bu amaçla eğitmenlik, yönetmenlik, eleştirmenlik, oyunculuk ve çevirmenlik gibi birçok misyonu aynı anda yüklenmek zorunda kalmıştır. Salgın hastalıklarla boğuşmak ve nüfusunu en azından ilkokul düzeyinde eğitmek gibi öncelikleri olan bir ülkede tiyatro ve sinema sanatının temellerini atmıştır. Nitekim bu çalışmanın amacı, Muhsin Ertuğrul’un Türk sinemasındaki kurucu rolünü ortaya koymaktır.
Cilt 3 , Sayı 10 , Oca 2016 , Sayfalar 0 - 0
Seçkin SEVİM
Özet Çevirileri
Abbâsîler döneminde İslam toplumu çeşitli din, dil, ırk ve renge mensup insanlardan oluşmakla birlikte toplumun çekirdeği Araplar, İranlılar, Horasanlılar, Mağripliler ve Türkler’den meydana gelmekteydi. Halk genel olarak et-Tabakâtü’l-Hâssa ve et-Tabakâtü’l-Âmme adı verilen iki ana gruba ayrılıyordu. Bu grupların altında da alt birimler mevcuttu. et-Tabakâtü’l-Hâssa, halife, ailesi, devlet ricali ve Haşimîler’in diğer fertlerinden oluşmaktaydı. Halkın ekseriyetini teşkil eden et-Tabakâtü’l-Âmme ise; sanatkarlar, ustalar, tüccarlar, çiftçiler, askerler ve kölelerden meydana geliyordu. Dönemin tarihçileri, daha çok halifenin etrafında cereyan eden siyasî ve idarî meselelerle ilgilendiklerinden dolayı, o günlerde halkın iktisadî ve sosyal hayatını gösteren olaylara eserlerinde pek fazla yer vermemişlerdir. Bundan dolayı bu konudaki bilgilerimiz genel olarak temel kaynaklara değil, araştırma ve inceleme çalışmalarına dayalı olacaktır.
, Sayfalar 123 - 154
İhsan ARSLAN
Özet Çevirileri
I. Bayezid’in ölümünden sonra Timur tarafından serbest bırakılan ve kardeşleriyle taht mücadelesine girişen şehzadelerinden biri olan Musa Çelebi’nin ilk yıllarındaki faaliyetlerine dair bilinenler çok azdır. Mevcut Osmanlı kaynaklarındaki rivayetler ise tartışmalıdır. Âşıkpaşazâde gibi bazı Osmanlı kronikleri onun 1403 gibi erken bir tarihte payitaht Bursa’yı ele geçirerek ağabeyi İsa’yı kovduğunu kaydetmişlerdir. Ancak bu dönem üzerine yapılan modern araştırmaların bazılarında bu rivayete güvenilmediği görülmekteyken bazılarında bu rivayet doğru kabul edilmiştir. Dolayısıyla dönemin tarih yazımı bakımından çözümlenmemiş bir mesele olarak duran bu konu makalemizde yeni kanıtlar ışığında tartışma konusu edilmiştir. Bu kanıtlardan biri anonim bir Bizans Kısa Kroniği ve Sırp Yıllıklarından bir kayıttır. Diğeri ise Âşıkpaşazâde’deki rivayetten bahsetmediği sanılan dönemin en güvenilir Osmanlı kroniği Neşrî Tarihi içindeki Ahmedî’ye atfedilen menâkıbnâmedir. Bizans ve Sırp kronik kayıtlarının yanı sıra Neşrî’nin yayımlanmış nüshaları arasında yapılan kıyaslama ile dönemin bütün kaynaklarında söz konusu rivayetin ortak olduğu kanıtlanmaya çalışılacaktır
Cilt 13 , Sayı 23 , Oca 2012 , Sayfalar 283 - 296
Şahin Kılıç
Özet Çevirileri
Bir tarihçinin dediği gibi; Gerçeklik ressam için neyse tarihçi için de odur. Nasıl ki tek bir manzara yoksa tek bir tarih de yoktur. Geçmiş herkese farklı bir ışık altında görülür. Mustafa Reşit Paşa’nın yaşadığı ve en önemli aktörlerinden birisi olduğu Tanzimat dönemi bakış açısına göre değişen böyle bir dönemdir. Kimine göre Osmanlı Devleti’ni yıkımın eşiğine getiren sürecin başlangıcıyken, kimine göreyse bu devletin yaşam süresini uzatan ve aydınlarını modernleştirerek getirdiği Liberal ve Batıcı medeniyet düşüncesi ile Cumhuriyet’e giden yolu açan bir süreçtir. Tanzimat nasıl bakış açısına göre değişiyorsa, Mustafa Reşit Paşa da değişir. Mustafa Reşit Paşa; hürriyet kahramanlığından vatan hainliğine çok geniş bir çizgide değerlendirilmektedir. Biz onu, dönemin Osmanlı belgeleri ışığında Mısır meselesinin halledilmesi ve Tanzimat’ın ilanındaki rolüyle ele alacağız.
Cilt 1 , Sayı 1 , Oca 2014 , Sayfalar 159 - 173
Ramazan ATA
Özet Çevirileri
Feminist yaklaşım, çağdaş Dinler Tarihi metodolojisi içinde özellikle bazı Bayan Dinler Tarihçilerin ayrı bir kategorik model olarak öne çıkardıkları çok yeni bir araştırma alanıdır. Bu yaklaşımın, seküler feminist hareketler, hıristiyan feminist teolojiler ve feminist antropolojiler gibi üç terminolojik ve kavramsal kaynağı bulunmakta olup, günümüzde disiplinin en etkili ve en eleştirel yaklaşımlarından birini oluşturmaktadır. Bu model, işlevsel açıdan başta dinlerdeki dişi tanrısal varlıklar olmak üzere kadın din kurucu ve liderleriyle, ruhban veya sıradan kadın dindarların tecrübelerini, onların rol ve statülerini baskın olarak araştırmak aynı zamanda geleneksel Dinler Tarihi metodolojisini sorgulayıp –gerektiği durumlarda- geçmişte ele alınan fenomenleri yeniden yapılandırmak istemektedir.
Cilt 2 , Sayı 2 , Oca 2005 , Sayfalar 81 - 110
Mustafa ALICI
Özet Çevirileri
Dünya tarihi denilebilinecek bir alanda Câmiu’d-düvel isimli bir esere sahip Müneccimbaşı Ahmed Dede, aynı zamanda Adûduddin el-İci’nin eserine yazdığı Şerhu Ahlâkı Adûd ile ahlâk ve siyaset literatürüne önemli katkılarda bulunmuştur. Müellifin bu şerhi, hem İslâm siyaset düşüncesi sahasında, hem de şerhin yazıldığı dönem Osmanlı tarihi alanında çalışanlar için önemli bir kaynak niteliğindedir. Çalışmamız Müneccimbaşı’nın bu eseri merkezinde siyaset düşüncesini ortaya koymayı hedeflemektedir.
Cilt 18 , Sayı 1 , Oca 2014 , Sayfalar 155 - 197
Asiye AYKIT
Özet Çevirileri
Bu çalışmada, X-XIII. yüzyıllar arasında yaşamış Müslüman Türklerin müzikbilimsel çalışmaları kısaca ele alınacaktır. Bu yüzyıllar arasında Doğu’da müzikbilimi alanında çalışmalar yapmış en önemli isimler, Fârâbî, İbn Sînâ, Nasîruddîn-i Tûsî, Safiyyüddîn-i Urmevî, Kutbuddîn-i Şîrâzî’dir. Bu bilginlerin yazdıkları incelendiğinde Müslüman Türklerin bilim ve medeniyete katkıları sadece matematik, astronomi, tıp ve diğer bilim dallarında değil müzik alanında da olduğu görülecektir. Bu durum maalesef umumiyetle bilim tarihçileri tarafından da göz ardı edilmiştir. Burada vurgulamam gereken bir husus var. Konu başlığında Türklere yer vereceğimi yazdığım halde metnime neden Şirâzî’yi dahil ettiğim sorulabilir. Sebep şudur: Şirâzî müzikbilim alanında büyük ölçüde Türk müzik adamı ve nazariyecisi Urmevî’yi takip ettiği gibi, ömrünün önemli bir bölümünü de Anadolu’da geçirmiştir. Konya’da Mevlana ile görüşmüş, Kayseri’de Malatya’da çeşitli görevlerde bulunmuştur. Bu sebeple onu da bu başlık altına almayı uygun gördük.
Cilt 24 , Sayı 2 , Oca 2014 , Sayfalar 1 - 21
FAZLI ARSLAN
Özet Çevirileri
Nahçıvan'ın zengin tarihi, kervan yollarının üzerinde, elverişli coğrafii yerde yerleşmesi rus bilim adamlarının, gezgin ve diplomatlarının vb. her zaman ilgilendirmişdir. Bu nedenle kaynaklara baktığımızda görüyoruz ki, Nahçıvan tarihi hakkında sömürgeci rus memurlarının belgelerinde-arayış, mektup vb. hayli bilgiler vardır. Onlar Nahçıvan tarihi hakkında hem doğru, hem de kasti yanlış bilgiler verilmiştir. Buna göre de Nahçıvan tarihinın Rusya tarihşunaslığındakı durumunun araştırılması bilimsel önemlidir. Makalede Nahçıvan şehrinin tarihi Rus kaynakları esnasında öğrenilmiştir. Bu konuyla ilgili Rus yazarlarından İ. Şopenin, K. Nikitinin, V.Krikoriyevin, V. Sısoyevin, K, Simirnovun vb. bilgileri kullanılmıştır. Belli edilmiştir ki, Nahçıvan tarihi hakkında Rus kaynaklarında verilen bilgilerde eksiklikler vardır.
Cilt 4 , Sayı 4 , Oca 2014 , Sayfalar 73 - 79
Toğrul HALİLOV, Yaşar RAHİMOV
Özet Çevirileri
Tasavvuf düşüncesinin en önemli isimlerinden biri olan İbnü’l-Arabî ile birlikte tasavvuf tarihi “muhakkikler dönemi/metafizik tasavvuf dönemi” olarak adlandırılan yeni bir sürece girmiştir. İbnü’l-Arabî, bu dönemin kendisine mahsus anlayışını telifleriyle teşekkül ettiren muhakkiklerin başında gelmektedir. Ancak ondan tevarüs eden irfanî malumatı düzenleyerek sistemli bir nazariyat üreten ise hiç şüphesiz Sadreddin Konevî olmuştur. Onun bu katkısının en mühim meyvesi ise kendisinden sonraki muhakkik sûfîler tarafından adeta başucu kitabı olarak kabul edilen ve nazarî tasavvuf anlayışının usul ve esaslarına tahsis edilmiş olan Miftâḥu’l-ġayb’dır. Muhtevasının yoğunluğu ve önemi sebebiyle bu eser üzerine pek çok şerh yazılmış ve böylece nazarî tasavvuf anlayışı, Konevî şârihleri vasıtasıyla Ekberî-Konevî çizgide şekillenerek Türk-İslam düşüncesinde yerini almıştır. Bu makalede, tasavvuf tarihindeki metafizik dönemin özelliklerinden kısaca bahsedilerek Miftâḥu’l-ġayb’ın muhtevası ve tesirleri hakkında bilgi verilecek, Miftâḥu’l-ġayb şârihlerinden oluşan ve bahsi geçen nazarî tasavvuf anlayışını şekillendiren Ekberî-Konevî damar, ana hatlarıyla tanıtılmaya çalışılacaktır. İslam düşüncesinin kelam ve felsefe gibi temel ilim dallarından biri olan tasavvuf, başlangıcından günümüze kadar, tasavvuf tarihçileri tarafından özelliklerine göre tasnif edilmiş bazı farklı dönemlerden geçmiştir. Bu tasnife göre, pratik ve ferdî yönü ağır basan bir zühd hareketiyle başlayan tasavvuf, yaklaşık iki asır sonra bağımsız bir ilim dalı hüviyetine kavuşmuş ve VII/XIII. yy.dan itibaren felsefî-kelamî konuların derinliğine tartışılmaya ve kaleme alınmaya başlandığı, metafizik/nazarî karaktere sahip bir sistem görünümü almıştır. “Muhakkikler dönemi” olarak da adlandırılan bu süreç, Gazzâlî’den sonra bahsi geçen pratik yönüne ilave olarak, özellikle İbnü’l-Arabî ile birlikte, hakikati elde etmeyi amaç edinen nazarî bir boyut kazanmıştır. İbnü’l-Arabî ile zirveye çıkmış olan nazarî tasavvuf düşüncesini, muhakkiklerin tabiriyle "ilm-i ilâhî"yi formel bilimler hiyerarşisine dâhil eden ise Sadreddin Konevî’dir. Konevî'nin hem nazarî tasavvuf düşüncesine hem de Ekberiye ekolüne katkısı birkaç farklı şekilde olmuştur. Bunlardan biri, onun Ekberî fikirlerin anlaşılmasına, İbnü’l-Arabî’nin eserlerinde dağınık halde olan fikirlerini düzenleyerek sağladığı katkı iken, bir diğeri telif ettiği eserlerle metafizik düşünceyi büyük ölçüde şekillendirmesidir. Konevî’nin bu telifleri arasında ilk sırayı, tasavvuf tarihinde İbnü’l-Arabî ile birlikte ortaya çıkan yeni dönemin el kitabı sayılabilecek eseri Miftâḥu’l-ġayb’ı almaktadır. Miftâḥu’l-ġayb, muhtevası, metodu ve kendi devrine kadar dile getirilmemiş bazı fikirleri ileri sürmesiyle hem tasavvuf tarihini hem de İslam düşünce tarihini şekillendiren bir tesirde bulunmuştur. Muhakkikler dönemi denilen yeni dönemin temel metinlerinden biri olan Miftâḥu’l-ġayb’ın düşünce tarihinde özel bir dönemle özdeşleşecek kadar önemli olan yönü, sadece bu teorik sahayla ilgili bilgiler vermesi değil, aynı zamanda verdiği bu bilgileri değerlendirme yöntemlerinden bahsetmesi ve bu tarz bilgilerin kaynaklarından ve bu sahanın kendisine mahsus ilkelerinden söz etmesidir. Başka bir deyişle eser, ait olduğu doktriner tasavvuf alanının usul kitabı olma özelliği taşımaktadır. Muhtevasından kaynaklanan bu özelliğinin yanında Miftâḥu’l-ġayb’ı tasavvuf tarihinde önemli kılan, iki hususiyeti daha vardır. Bunlardan ilki şudur: Müellif, ilm-i ilâhî olarak adlandırdığı metafiziğin konusunu, ilkelerini ve meselelerini bu eserinde belirlemiştir. Konevî’nin bu faaliyeti ile tasavvuf ilmi, formel bilimler hiyerarşisinde yer edinmiştir. Miftâhu'l-gayb'ın ikinci önemli özelliği ise şudur: Eser, tasavvufun oto-kritik özelliğine sahip olan bir ilim haline gelmesinde büyük katkılar sağlamıştır. Zira Konevî bu eserde, sûfînin bilgisini test edebileceği birtakım ölçütler tespit etmiştir. Bunlar sahih marifeti batıl olandan ayırmaya yarayan birtakım kaidelerdir. Yani, müşâhede yöntemi neticesinde elde edilen bilginin değeri hakkında bir bilinç sağlayan bu prensipler, keşfî bilginin değerini ortaya koyduğu gibi aynı zamanda tasavvufun da kendisine mahsus bilgi elde etme yöntemi olan bir sistem olduğunu ispatlamaktadır. Konevî’nin, Miftâḥu’l-ġayb vasıtasıyla yaptığı bu katkı yani, tasavvufun müdevven ilimler tasnifinde müstakil bir yer edinmesini sağlaması ve sûfîlerin bilgi elde etme yöntemi olan müşâhede yönteminin geçerliliğinin ve keşfî bilginin değerini ortaya koyması tasavvuf tarihinin ilklerindendir. Miftâḥu’l-ġayb, bahsi geçen özelliklerinden dolayı Osmanlı entelektüellerinin yoğun ilgisini görmüş ve üzerine pek çok şerh yazılmıştır. Sadreddin Konevî'nin eserleri arasında üzerine çok sayıda şerh yazılan tek kitap Miftâhu’-gayb'dır. Bunun sebebi Miftâḥu’l-ġayb'ın muhtevasının şerhe ihtiyaç duyacak kadar yoğun ve mücmel olması ve eserin Konevî'nin diğer eserlerindeki görüşlerinin özü/özeti olmasıdır. Bu sebeple, Miftâhu'l-gayb'ın muhtevasının tahlili ve bu eser üzerinde oluşan literatürün incelenmesi, Osmanlı ilim geleneğinin temel dinamiklerinin gün yüzüne çıkması için büyük ehemmiyet arz etmektedir. Miftâḥu’l-ġayb'ın şârihi belli olan altı ve şârihi bilinmeyen iki tane olmak üzere toplam sekiz adet şerhi bulunmaktadır. Bu şerhleri kaleme alan müellifler: Molla Fenârî, Kutbüddinzâde İznikî, Ahmed İlâhî, Abdullah Kırımî, Osman Fazlı Atpazârî, Abdurrahman Rahmi Bursevî ve isimleri bilinmeyen iki şârihtir. Bu şerhler sayesinde, Ekberî fikirler, Osmanlı entelektüel hayatına intikal ederek onun temelini teşkil etmiş, genelde Türk düşüncesi, özel de ise Osmanlı düşüncesi, bu fikirler etrafında gelişerek sahip olduğu kimliği kazanmıştır. Burada isimlerini zikrettiğimiz Miftâḥu’l-ġayb şârihlerinden ve İbn Arabî takipçilerinden oluşan fikri mektebe Ekberiye ekolü denmektedir. İşte bu ekolde Miftâhu'l-gayb'ının şârihlerinden oluşan ve “Konevî takipçileri” olarak adlandırabileceğimiz grup, ekolün diğer üyelerinden yöntem ve üslup noktasında farklılaşmaktadır. Çünkü Miftâhu'l-gayb şerhlerinde göze çarpan husus şârihlerin meselelere yaklaşım tarzlarının ve eserlerin muhtevasının Konevî’nin sistemi çerçevesinde şekillenmesidir. Zira şârihler eserlerinde Konevî'nin ele aldığı konulara odaklandığı gibi, mevzûlara yaklaşımlarında da Konevî'nin yöntemini izlemişlerdir. Dolayısıyla Ekberiye ekolünde Konevî takipçileri İbnü’l-Arabî takipçilerinden kısmen farklılaşmış ve Konevî takipçilerinden oluşan bu mektep de kendine ait husûsî bir yöntemi olan bir damar/ekol halini almıştır. Bu damarın şekillenmesinde en büyük katkı ise elbette ki Molla Fenârî'ye aittir. Zira Miftâḥu’l-ġayb'ın ilk şârihi olması, kendisinden sonra kaleme alınan diğer şerhlere etki etmesini ve onları şekillendirmesini sağladığı gibi, aynı şekilde Molla Fenârî'nin mevzûları ele alış yöntemi ve izahlarında mantık kaidelerini kullanması, filozofların yöntemlerini dikkate alarak meselelere açıklık getirmesi, üzerinde durduğumuz Konevî çizgisinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Nitekim Miftâḥu’l-ġayb şerhlerinin hemen hepsinde Molla Fenârî’nin etkisi açıkça görülmektedir. Kısaca, Ekberiye geleneğindeki Konevî damarının, Konevî'nin yöntemlerini kullanmasıyla şekillenmiş ve Molla Fenârî'nin yaklaşım tarzıyla gelişmiş bir sistem olduğu söylenebilir. Ancak bu çizginin gerek yaklaşım tarzı ve gerekse ilgi alanı itibariyle Ekberiye ekolünün dışında olduğu asla düşünülmemeli bilakis, Konevî çizgisinin, Ekberî gelenek içerisinde tezahür etmiş, nev’i şahsına münhasır özellikleri olan, bir tavır ve damar niteliği taşıdığına dikkat edilmelidir.
Cilt 21 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 393 - 423
Yrd.Doç.Dr. Betül Gürer
Özet Çevirileri
Bu makalede, Kanuni Sultan Süleyman dönemi tarihçilerinden Nişancı Mehmed Paşa’nın“Tevārī-i Âl-i cOmān” adlı yazmasının yurt içinde tespit edilen nüshalarının tanıtımı yapıldıktansonra eserin Konya, Yusuf Ağa Kütüphanesi 474/1-2 numarada kayıtlı bulunannüshasının şekil, muhteva ve dil açısından incelemesi yapılmıştır.
, Sayfalar 137 - 149
Mehmet YASTI
Özet Çevirileri