Arama Sonucu: 1114 Aranan: Bastard Feudalism
Cilt 27 , Sayı 239 , Oca 2003 , Sayfalar 255 - 278
Onur Kovancı
Türkiye’de 2000’li yılların ilk yarısı kadın hakları açısından önemli yasal reformlara tanıklık etmiştir. 2001 yılında 4721 sayılı yeni Medeni Kanun, 2004 yılında 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu kabul edilmiş, her iki yasada da daha önce bu kanunlarda yer alan cinsiyetçi düzenleme ve ifadeler kaldırılarak kadın hakları açısından önemli hukuki adımlar atılmıştır. Yine bu dönemde 2001 ve 2004 yıllarında Avrupa Birliği’ne uyum süreci kapsamında Anayasa’da yapılan değişikliklerle, anayasaya ilk defa kadın-erkek eşitliğine ilişkin ifadeler ve devlete de bu konuda pozitif ayrımcılık yapma yükümlülüğü getirilmiştir. Böylelikle bu dönem hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) hem de yasal düzenlemelerin kadınlar lehine gerçekleşmesi amacıyla aktif bir kampanya yürüten kadın örgütlerinde kadın haklarına ilişkin canlı bir tartışmaya tanıklık etmiştir.Bu çalışmada kadın örgütlerinin kampanyalarında ve TBMM tartışmalarında şekillenen kadın hakları söylemi, Cumhuriyetin ilk yıllarında şekillenen Kemalist kadın hakları söylemiyle olan ilişkisi açısından analiz edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada sonuç olarak, Kemalist kadın hakları söyleminin hem kadın örgütlerinin hem de milletvekillerinin söyleminde çeşitli şekillerde varlığını sürdürdüğü ancak feminist kadın hakları söyleminin de kendisine önemli bir alan açtığı görülmüştür. Kemalist söylem ağırlıklı olarak kadının çağdaş uygarlığın ve laikliğin simgesi olarak görülmesi ve “Türk kadınının” Kurtuluş Savaşı sırasındaki kahramanlıklarına yapılan atıflarla karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte feminist kadın hakları söyleminin uluslararası anlaşmalara atıf yapan, pozitif ayrımcılığı vurgulayan ve kadını kendi varoluş serüveninin öznesi olarak gören boyutları da hem kadın hakları örgütlerinin kampanyalarında hem de TBMM tartışmalarında dile getirilmiştir.Bugünden geriye bakıldığında, yasa yapıcının ve hükümetlerin söylemindeki bu feminist açılımın bir istisna olduğu ve geçtiğimiz on yılda önemli bir daralma yaşadığı söylenebilir. Türkiye tarihinin en büyük boyutlarına ulaşan kadın hakları ihlalleri etrafında önemli bir söylemsel mücadele yaşanmaktadır. Bu durum, feminist kadın örgütleri, iktidar temsilcileri ve TBMM tartışmalarının bu söylemsel mücadelenin incelenebileceği ve yeni çalışmaların yapılabileceği alanlar olmaya devam ettiğini göstermektedir.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 185 - 208
İnan Özdemir Taştan
1983 tarihli MSK’nin ilk halinde bir de ‘seçim çevresi barajı’ vardı. Üç genel seçim bu ‘çifte barajlı’ sisteme göre yapıldı. Küçük partiler, yani 12 Eylülcülerin ‘marjinal’ olarak tanımladığı siyasal akımlar sistem dışı bırakılmak isteniyordu. Barajın yüksekliği, birbirine yakın siyasi görüşlerin, mecburen aynı parti çatılarında toplanmasını sağlamaya yönelikti. Amaç büyük ölçüde gerçekleşti. Söz konusu yapı farklı siyasal akımların partileşmesini engellerken, halihazırdaki partiler içindeki siyaset yapma biçimlerini de belirledi. Tabii yalnızca seçim yasaları değil. SPK (Siyasi Partiler Kanunu) hükümleri, önseçim gibi yöntemlerin yokluğu, siyasetin finansmanı vs. parti içi demokrasinin doğmasını engelleyen faktörlerdir. Dolayısıyla 1982 Anayasası döneminde seçimlerin, iç ilişkileri ve
Cilt 38 , Sayı 4 , Oca 2014 , Sayfalar 159 - 166
Murat Sevinç
Cilt 25 , Sayı 229 , Oca 2001 , Sayfalar 7 - 10
mulkiye mulkiye
Cilt 28 , Sayı 242 , Oca 2004 , Sayfalar 9 - 71
Oktar Türel, Ahmet Köse, Galip Yalman, Mustafa Aydın, Fatih Tayfur
Cilt 29 , Sayı 249 , Oca 2005 , Sayfalar 133 - 143
Çiğdem Çidamlı
Cilt 26 , Sayı 233 , Oca 2002 , Sayfalar 53 - 77
Murat Sevinç
İnsan hakları kavramı 18. yüzyıldan itibaren hem ulusal hem de uluslararası alanda tartışılmaya, ulusal ve uluslararası hukuki metinlerde yer almaya başlasa da, bu hakların doğrudan hükümetlerin dış politika gündemlerine girmesi 20. yüzyılın son çeyreğidir. Günümüzde insan haklarına saygı nerdeyse tüm hükümetlerin programında yer alan bir ilke olmanın ötesinde, ulusal kimliğin bir değeri olarak da önem arz etmektedir. Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülke temel dış politika konularından biri olarak insan haklarını sayarken sadece bir faaliyet alanı belirlememekte, aynı zamanda “nasıl” bir devlet olduklarını da uluslararası topluma beyan etmektedir. Fakat sorunlu nokta bu beyanın pratiğe dökülmesidir. Uygulamada her bir devletin icrasındaki farklılık aslında bir değer olarak insan haklarının her biri tarafından nasıl farklı yorumlandığının da göstergesi olabilmektedir. Bu farklılığı ortaya çıkaran önemli ikilemlerden biri evrensellik/ kültürel görelilik ikilemidir. Bu makalede AKP’nin insan hakları algısının kültürel görelilik üzerinden şekillendiği iddia edilmektedir. Kültürel görelilik hem AKP’nin insan hakları algısının temelini oluşturmakta, hem AKP’yi Kemalist rejimden farklılaştırmakta, hem de AKP’nin “Yeni Türkiye”sinin inşasında temel sütunlardan biri olma iddiasıyla iç politikadan dış politikaya geniş bir alanda etkili olmaktadır. AKP’nin dava olarak tanımladığı “Yeni Türkiye”nin inşasında insan haklarının, ya da ne tür bir insan haklarının “yeni kimlik”in bir değeri olup olmadığı sorusu çalışmanın merkezindedir. Bu bağlamda devlet, ulusal kimlik, değerler ve dış politika arasındaki ilişki, AKP dış politikasında insan haklarının önemi ve rolü merkeze alınarak incelenecektir.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 5 - 28
Elçin Aktoprak
Cilt 24 , Sayı 225 , Oca 2000 , Sayfalar 38 - 44
Serdar Şahinkaya
ÖZETDemokrat Parti, Türkiye’nin aydınlanması ve demokratik devrimi açısından gerici birharekettir. Bu gerici hareket, kapitalist dünyada ekonomik büyümenin yaşandığı bir dönemdeSoğuk Savaş’ta önemli bir jeopolitik konumda yer aldığı için, küçük meta üreticilerinin ve işçisınıfının çalışma ve yaşama koşullarında önemli olumlu gelişmeler gerçekleştirebilmiştir. Dışekonomik yardımın yanı sıra, tarım teknolojisinde, ulaştırmada ve sağlık alanında yaşananiyileşmeler ile DP’nin sosyal politikası, işçi sınıfının hizmet akdiyle çalışan geniş kesimlerininDemokrat Parti’yi desteklemelerine yol açmıştır. Böylece, yabancı güçlerin ve sermayeninhakimiyetinin güçlendiği bir Türkiye’de, işçi sınıfının geniş kesimleri bu demokrasi karşıtısüreci desteklemiştir. 27 Mayıs olayı, Türkiye’de demokratik devrimde önemli bir aşamadır. 27Mayıs’ın önderleri, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü açmışlar, Türkiye’de sosyalisthareketin işçi sınıfıyla bağlar geliştirmesine olanak tanımışlar ve gerici bir yönetimi destekleyengeniş işçi kitlelerinin sendikal hak ve özgürlüklerini anayasal güvence altına almışlardır. 27Mayıs, DP döneminde demokrasi mücadelesine katılmayan işçi sınıfı hareketinin gelişmesineönemli katkılarda bulunmuştur.Anahtar Sözcükler: DP, 27 Mayıs, işçi sınıfı, demokratik devrim, demokratikleşme,sosyalizm, sosyal politika ABSTRACTFrom the perspective of enlightenment and democratic revolution in Turkey, the DemocratParty is reactionary. This reactionary movement could realize important improvements in theliving and working conditions of the small commodity producers and the working class, thanksto the fact that Turkey was located at an important geopolitical location during the Cold Warat a time of economic growth of the capitalist world. In addition to the foreign economic aid,improvements in agricultural technology, transportation and health care and the social policyof DP, led to the support of the vast sections of the working class to the Democratic Party.Thus, in Turkey when the domination of foreign powers and capital increased, large sectionsof the working class supported this anti-democratic process. 27 May is an important stage inthe democratic revolution in Turkey. The leaders of 27 May facilitated the democratisationprocess in Turkey, enabled the socialist movement in Turkey to develop links with the workingclass and brought under constitutional guarantee the trade union rights and freedoms of themasses of workers, who had supported this reactionary regime. 27 May has made importantcontributions to the development of the working class movement which had not participated inthe struggle for democracy during the DP rule.Keywords: DP, 27 May, working class, democratic revolution, democratisation, socialism,social policy
Cilt 34 , Sayı 267 , Oca 2010 , Sayfalar 211 - 233
Yıldırım Koç
Cilt 24 , Sayı 224 , Oca 2000 , Sayfalar 19 - 26
Baki Özilhan
Cilt 27 , Sayı 238 , Oca 2003 , Sayfalar 19 - 56
Zekeriya Temizel, Nazif Ekzen, Sinan Sönmez, Zülfikar Doğan, Halil Başağaç
Cilt 25 , Sayı 228 , Oca 2001 , Sayfalar 19 - 32
İşaya Üşür
Cilt 25 , Sayı 226 , Oca 2001 , Sayfalar 75 - 156
Özhan Uluatam, Yavuz Ege, Sinan Sönmez, Adil Temel, Güven Sak, Korkut Boratav, Ahmet Kırman, Akif Hamzaçebi, Nazım Ekinci, Oğuz Oyan
Cilt 24 , Sayı 220 , Oca 2000 , Sayfalar 51 - 64
Ergin Yıldızoğlu
Cilt 25 , Sayı 227 , Oca 2001 , Sayfalar 281 - 292
Metin Özuğurlu
Cilt 25 , Sayı 228 , Oca 2001 , Sayfalar 83 - 132
İlker Ertuğrul
Cilt 27 , Sayı 240 , Oca 2003 , Sayfalar 7 - 36
Nazif Ekzen, Sinan Sönmez, İlhan Uzgel, Yavuz Sabuncu
Cilt 24 , Sayı 224 , Oca 2000 , Sayfalar 27 - 50
Alpaslan Işıklı
Cilt 26 , Sayı 236 , Oca 2002 , Sayfalar 247 - 320
A.Ü Avrupa Topluluğu Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM)
le, Büke Koyuncu’nun çalışmasının son dönemde öne çıkan “Yeni Türkiye”nin ulusal kimliğinde dinin rolüne ilişkin tartışmalar ve çalışmalar içinde önemli bir yeri olduğunu ve olacağını belirtmek gerekir. Koyuncu bir ulusal kimliğin vazgeçilmezleri olan ulusal tarih, ulusal kahraman, ulusal bayram, ulusal değerler gibi tüm unsurları Bourdieu üzerinden farklı bir bakış açısıyla ele almakta ve tüm bu unsurlar bağlamında İslamın ulusal kimlik içinde yerleştiği merkezi konumu çarpıcı örneklerle desteklemektedir. Çalışmanın AKP
Cilt 39 , Sayı 1 , Oca 2015 , Sayfalar 297 - 300
Elçin Aktoprak