Arama Sonucu: 161 Aranan: Bastard Feudalism
Bu çalışma Türkiye’de kadavradan organ nakline/bağışına bakış ile toplumsal anlamlandırmave yorumlama süreçleri arasındaki ilişkiyi gazete haberlerine yansıyan boyutları üzerindenbetimleme amacındadır. Söz konusu amacı gerçekleştirme yolunda etkileşimci bir bakış açısıreferans alınmış, tematik gazete haberlerinin içeriği analize tabi tutulmuştur. Bu analiz bizeTürk toplumunda beden ve organlara, ölüme, ölü bedene yüklenen toplumsal, dini anlamlarınhem kadavradan organ nakli ve bağışına ilişkin düşünceleri hem bu konudaki direnci hem demotivasyonu şekillendirici bir düzlemde söylemlere yansıdığını göstermiştir.
Cilt 0 , Sayı 45 , Oca 2016 , Sayfalar 27 - 44
Mustafa MACİT, Fatih ÖZTAŞ
Vahiy Menşeli Kutsal Metinlerin pek çok edebî sanatı bir anlatım üslûbu olarak benimsediğibilinmektedir. Bu üslûp yapılanması o metinlere efsunkâr bir ifade gücü kazandırmaktadır.Çalışma, edebî sanat türlerinden biri olan “tıbâk” [tezat] sanatı dâhilinde Kur’an’ın optimistyaklaşımını yansıtan yapısıyla, “olumlu-olumsuz” eşleşmesinde olumlunun olumsuzdan önce zikredilmesininmantığını ve mana inceliklerini konu almaktadır. Çalışma, “tıbâk” sanatının farklıtürleri için örnek oluşturan ayetlerin yorumunu esas almakta olup, bunun nirengi noktasını dailâhî ve beşerî fiiller teşkil etmektedir. “Tıbâk” sanatı özelinde her iki tür eylemden bahsedenayetler ilk sırada olumluyu, ikinci sırada da olumsuzu bahse konu etmektedir ki, bu da kozmikâlemde olduğu gibi, onun sözlü simgesi mesabesindeki Kur’an’da da optimizmin hâkim olduğununkanıtıdır. Bazı ayetlerde olumsuzun olumludan önce zikredilmesine gelince; bu Kur’an’ın benimsediğioptimist üslûba aykırı olmayıp, tamamen kontekstin gereğidir ve mantıkî sebepleri bulunmaktadır.
, Sayfalar 19 - 53
Necdet ÇAĞIL
Bu çalışma Yükseköğretime Giriş Sınavı (YGS) ve Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) uygulamalarında oldukça önemli bir yere sahip olan Tarih sorularının ortaöğretimde uygulanan Tarih Dersi Öğretim Programları ile karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır.Çalışma kapsamında 2010 ile 2013 yılları arasında YGS ve LYS’de sorulan tarih soruları ve 2007 yılından itibaren uygulamaya konulan öğretim programları incelenmiştir. Son olaraksa görülen eksikliklerin giderilmesine ve kapsam geçerliliğine dair öneriler dile getirilmiştir. Bu bağlamda soruların konulara göre dağılımı önceden planlanmadığı için her yıl bir başka konuda yığılma olduğu görülmüştür. Bunun önüne geçebilmek için konulardan çıkacak soru sayıları belirlenebilir ve bunlar hedefi zorlayacak ölçüde azaltılıp çoğaltılmayabilir. Sınav soruları, ortaöğretim ders programlarındaki ünitelerin ağırlıklarına göre hazırlanabilir. Sınavlarda, müfredatta yer alan her konudan soru yöneltmeye gayret gösterilerek "Kapsam Geçerliği" ilkesine uyulabilir. Tarih dersleri konusunda bir öğrencinin neleri bilmesi gerektiği konusu açıklık kazanmadığı için sınavlarda her yıl bir başka konuya ağırlık verilip diğer konuların ihmal edilmesi bu gerçeği ortaya koymaktadır. Dolayısıyla soruların konulara göre dağılımı önceden tespit edilip yayımlanabilir.
Cilt 1 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 101 - 128
Doktora İsmail KAYA
Abdullah b. Ebî Saîd el-Hâdimî 18. yy’da yasamıs bir âlimdir. Hâdim’de müftülük yapmıstır.En önemli eserlerinden biri, Kusadalı Mustafa b. Hamza’nın Netâicü’l-Efkâr adlı "zhar serhiningiris kısmına yazdıgı serhtir. Bu makalede Abdullah b. Ebî Saîd el-Hâdimî ve onun Serhu Dîbâceti’n-Netâic adlı eseri degerlendirilmistir.
Cilt 0 , Sayı 44 , Oca 2015 , Sayfalar 177 - 192
Mustafa İsmail DÖNMEZ
Öz: Ülkemizde ilahiyat alanıyla ilgili önlisans programları Açıköğretim Fakültelerinde, onları lisansa tamamlayacak olan İlahiyat Lisans Tamamlama Programı ise, teknolojik altyapısı yeterli olan çeşitli Üniversitelerde yürütülmektedir. Her iki program da büyük bir ihtiyacı gidermekle birlikte bünyelerinde önemli problemler barındırmaktadır. Bu problemleri kuruluş felsefesine, eğitim-öğretime, ölçme ve değerlendirmeye, standartlara ve diploma denkliğine ilişkin olmak üzere beş grupta incelememiz mümkündür. Tasnifimizde de görüldüğü gibi, bu problemler ilahiyat alanından daha çok ülkemizdeki açıköğretim sisteminden ve onun tatbik biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla da açıköğretim sisteminde gerekli iyileştirmeler yapılmadan bu problemlerin halli belki kısmen mümkün olabilecektir. Açıköğretim İlahiyat Programlarında Arapça Hazırlık Sınıfının bulunmaması, önlisans programlarında Kur’ân-ı Kerîm dersinin yer almaması, uygulama gerektiren bazı temel derslerin (Kur’ân-ı Kerîm, Arapça, Dinî Hitabet, Dinî Musikî, Tefsir Metinleri, Hadis Metinleri, Fıkıh Metinleri vb.) açıköğretimde uygulanan test tekniğine tam olarak uygun olmaması, bu derslerin yüzyüze eğitim gerektirmesi, test tekniğinin kolaycılığa yol açması ve öğrenci başarısını ölçmede yetersiz kalması, ülkemizdeki açıköğretim programları açılırken uluslararası geçerliliği olan standartlar aranmaması, bu programların ciddi denetimlere tabi tutulmaması eğitim-öğretimde göz ardı edilmemesi gereken problemlerdir. Bu problemler belli bir oranda çözüme kavuşturulmadan açıköğretim programlarının verdikleri diplomaların yüzyüze eğitimden alınan diplomalara denk tutulması, eğitim-öğretim açısından olduğu kadar istihdam alanları açısından da sakıncalı durumlar ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada, zikredilen bu problemler, önceki araştırmalarda ve ilgili programların resmi internet sitelerinde yer alan bilgiler sistematik bir biçimde analiz edilip yorumlanarak ele alınmaktadır. Çalışmada, ülkemizdeki Açıköğretim İlahiyat Programlarının yeniden düzenlenerek, kalitelerinin yükseltilmesine ve yüzyüze yapılan yüksek din eğitimi programlarına uyumlu hale getirilmesine mütevazi katkılar sağlanması amaçlanmaktır.Özet: İnsanlık, sahip olduğu teknolojileri sürekli geliştirmekte ve değiştirmektedir. Hızla ilerleyen ve gelişen teknoloji hayatın diğer alanlarını olduğu gibi, eğitim-öğretim alanını da derinden etkilemekte, ona yeni imkanlar, uygulama biçimleri ve modeller kazandırmaktadır. Son yüzyılın bir gerçeği olan açıköğretim sistemi işte böyle bir etkinin eseridir. Okula gitme zorunluluğunun bulunmadığı, öğretmenle öğrencinin birbirinden uzak olduğu, ders konularının radyo, televizyon, internet gibi iletişim araçlarıyla veya posta, nakliye gibi yollarla öğrenciye iletildiği eğitim-öğretim biçimine uzaktan eğitim adı verilir. Açıköğretim de denilen bu sistem, uygulanış biçimine göre, mektupla öğretim, web veya internet tabanlı öğretim, evde çalışma gibi adlar da alabilmektedir. Eğitim uygulamalarında bütün zamansal, mekânsal ve bedensel engelleri ortadan kaldırdığı için öğrenci merkezli olarak görülen bu sistemin ciddi eksiklikleri ve problemleri bulunmaktadır. Buna rağmen, yüz yüze eğitime göre çok daha az masraf gerektirdiği ve iş hayatıyla birlikte yürütülebildiği için zamanımızda büyük bir revaç bulmuştur. İlahiyat camiası başlangıçta açıköğretime ilgisiz kalmış, ancak ülkemizde temel din hizmetlerini yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı personelinin eğitim düzeylerini yükseltme düşüncesi açıköğretim ilahiyat programları açmayı zorunlu hale getirmiştir. Bunun bir neticesi olarak 1982 yılında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde, 2013 yılında da Erzurum Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde birer İlahiyat Önlisans Programı açılmıştır. 2005-2006 öğretim yılında ise, bu programı lisansa tamamlamak amacıyla Ankara Üniversitesi Uzaktan Eğitim Merkezi bünyesinde bir İlahiyat Lisans Tamamlama Programı açılmış, daha sonra bu program birçok Üniversitede daha açılarak yaygınlaştırılmıştır. Açıköğretim ilahiyat programları her ne kadar önemli bir ihtiyacı giderse de bir dizi problemle yüz yüzedir. Bu problemleri kuruluş felsefesine, eğitim-öğretime, ölçme ve değerlendirmeye, standartlara ve diploma denkliğine ilişkin olmak üzere beş grupta incelememiz mümkündür. Tasnifimizden de anlaşılacağı gibi, bu problemler ilahiyat alanından daha çok ülkemizdeki açıköğretim sisteminden ve onun tatbik biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Harici, kurumsal veya sistemsel diyebileceğimiz bu problemleri çözmeden ilahiyat programlarına ilişkin dahili problemlerin çözümü beklenemez. Bu makalenin amacı, uygulamada görülen ve çeşitli araştırmalarda değinilen bu problemleri bir araya toplayarak sistematik bir biçimde analiz ederek, çözümlerine yönelik öneriler getirmek, bu suretle ülkemizdeki din eğitiminin düzeyini yükseltmeye katkıda bulunmaktır. Her şeyden önce belirtmeliyiz ki, açıköğretim bazı bilim alanları için uygun bir sistem iken, yoğun uygulama, öğretmen-öğrenci iletişimi ve etkileşimi veya usta-çırak ilişkisi gerektiren Tıp, Mühendislik ve Güzel Sanatlar gibi bazı bilim alanları için uygun değildir. İlahiyat alanı bazı dersler itibariyle açıköğretim için elbette elverişlidir; fakat özellikle Kur’an-ı Kerîm, Arapça, Dinî Hitabet, Dinî Musikî, Tefsir Metinleri, Hadis Metinleri, Fıkıh Metinleri gibi temel dersler açısından durum hiç de öyle değildir. Yine bu dersler açıköğretim programlarında uygulanan test tekniği için de çok elverişli değildir. Öte yandan İmam-Hatiplik, Müftülük, Vaizlik gibi temel din hizmetleri yeterli düzeyde uygulama ve staj gerektirmektedir. Ayrıca İlahiyat alanı için Arapça Hazırlık Sınıfı vazgeçilemeyecek kadar elzemdir. Açıköğretim sistemi içerisinde bunların gerçekleştirilmesi oldukça zordur. Keza, açıköğretim istismara açıktır; yüzyüze eğitime nispetle çok daha az başarılıdır; onda uygulanan çoktan seçmeli test tekniği, kolaycılığa yol açtığından öğrencinin hem bilimsel hem de dilsel gelişimi açısından zararlıdır; buna bağlı olarak ölçme ve değerlendirme sistemi hayli problemlidir. Bu tekniğin eğitim-öğretim süreçlerinde elde edilen bilgiyi ölçmedeki başarısı tartışmalıdır. Dili mekanik hale getirmesi, öğrencilerin düşünsel gelişimini zayıflatması, onların araştırma, yorumlama, karşılaştırma, tartışma, çözümleme, birleştirme, problem çözme ve değerlendirme yapma gibi yeteneklerini köreltmesi, edebiyat zevklerini öldürmesi vb. hususlar çoktan seçmeli test tekniğinin zaaf noktalarını oluşturmaktadır. Keza bu teknik, öğrencilerin kendilerini ifade edebilmesi, düşündüklerini yazılı ve sözlü bir metne çevirebilmesi, sorularını ve sorunlarını ortaya koyabilmesi, cümle kurabilmesi, kompozisyon yazabilmesi, akademik yazı oluşturabilmesi ve sair dilsel gelişim aşamaları açısından da oldukça fazla sorun ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca belirtmeliyiz ki, akademik başarı eğitim-öğretimin hedeflerinden yalnızca biridir. Öğrenciyi yönlendirmek, hatalarını düzeltmek, ona problem çözme, örnek alma, davranış geliştirme, arkadaşlıklar ve dostluklar kurma, sosyalleşme vb. kazanımlar sağlamak da eğitim-öğretimin asli görevleri arasında yer almaktadır. Bunların hepsini kapsayan genel başarı bakımından yüzyüze eğitimin de elbette önemli problemleri vardır. Fakat uzaktan eğitimin bu yönden yüzyüze eğitime nispetle çok daha başarısız kalmaktadır. Dikkatten kaçırılmaması gereken diğer bir nokta da ülkemizde faaliyet gösteren açıköğretim programlarının uluslararası genel geçer standartlara bağlı olarak açılmaması, eğitim süreçlerinde bağımsız kuruluşlar tarafından sıkı denetimlere tabi tutulmaması ve akredite edilmemesidir. Taşıdıkları bu vb. eksiklikler bu programlardan alınan diplomaların yüzyüze eğitimden alınan diplomalara denk sayılmasını tartışmalı hale getirmektedir. İlahiyat alanı da bu durumun dışında değildir. Fakat bütün bu problemler İlahiyat alanında açıköğretimin sağladığı imkanlardan yararlanılmaması gerektiği anlamına gelmemektedir. Sorunlar çözüldükten veya iyice azaltıldıktan sonra açıköğretim bu alanda da rahatlıkla uygulanabilir. İlk etapta, birbirinden bağımsız faaliyet gösteren İlahiyat Önlisans Programı ile İlahiyat Lisans Tamamlama Programının birleştirilmesi, sorunların çözümü noktasında iyi bir başlangıç olur. Çevirimiçi sınıflar oluşturularak ve/veya İlahiyat Fakülteleriyle işbirliğine gidilerek, Arapça Hazırlık Sınıfı açılırsa, bu da iyi bir gelişim olur. Açıköğretim yöntemine uygun olmayan dersler hakkında da benzer bir yol izlenebilir. Kanaatimizce, Açıköğretim İlahiyat Programlarından alınan diplomaların İlahiyat Fakültelerinin verdiği diplomalara bu çözüm aşamalarından sonra denk tutulması daha doğru ve gerçekçi olur.
Cilt 21 , Sayı 3 , Oca 2017 , Sayfalar 1905 - 1940
Ali Rıza Gül
Öz: Osmanlının son dönem entelektüel ve yazarlarından Ahmed Sâfî Bey’in (ö. 1926) günümüze ulaşan en büyük eseri on sekiz ciltten oluşan Sefînetü’s-Sâfî isimli ansiklopedik çalışmadır. Orijinal nüshası kayıp olan eserin, mikrofilm halindeki bir kaydı Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesinde bulunmaktadır. Birkaç küçük incelemenin haricinde bu eser halen araştırmacıları beklemektedir. İşte biz bu makalemizde, Sefînetü’s-Sâfî’de bulunan mûsikî ile ilgili bir bölümü inceledik. Bu bölümlerden ud hakkında olup udun tarihi, yapısı ve sonradan ilâve edilen beşinci teli konu edinir. Ahmed Sâfî’nin eserinde ele aldığı konular ve işleyiş biçimi incelendiğinde bazı eserlerden iktibaslar yaptığı görülür. Hem tarihi hem de nazarî açıdan verdiği bilgilerin bir kısmında yanlışlıklar vardır. Biz aşağıda bu konuları sırası ile ele aldık ve bazı eleştirilere tabi tuttuk. Bazı eksik ve yanlış bilgileri içermesi ile beraber daha önceki eserlerde görmediğimiz bir takım farklı konular bulunması sebebiyle tarihi önemi haizdir.Özet: Ahmed Sâfî 24 Şubat 1851’de İstanbul Bahçekapı civarındaki evlerinde dünyaya gelmiştir. Babası Elviye mutasarrıfı memurlarından Seyyid İbrahim b. El-Hâc’dır. I. Ahmed Sâfî, Bahçekapı’daki bir Sıbyân Mektebi’nde Kur’ân-ı Kerîm ve tecvîd okumuş ve eğitimine Vâlide Sultan Rüşdiye Mektebi’nde devam etmiştir. Babasının memuriyeti sebebiyle Anadolu ve Rumeli’de bulunmuştur. Kasım veya Aralık 1865’de maliye hazinesi istikraz odasında memuriyete başlamış olup bu tarihten sonra Tokatlızâde Hacı Ahmed Efendi’den (ö. XIX. yy.) Arapça, Mirza İsmail’den ise Farsça öğrenmiştir. Farklı memurluk görevlerinin ardından 1913’te emekli olduysa da daha sonraki yıllarda kısa süren çalışmaları olmuştur. Vefatından bir sene kadar önce Dizdâriye'de Sokollu Mehmed Paşa Câmii karşısında bulunan Özbekler Tekkesi’nde Cuma geceleri Mesnevî okutmaya başlamıştır. Yine bu dönemde talep edenlere Farsça dersleri vermiştir. Oğlu Binbaşı İbrahim Bey'in evinde 1926'da vefat etmiştir. Çalışmamızda Ahmed Sâfî’nin Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Eserler Bölümü Mikrofilm Arşivi’nde 2096 numarada bulunan dijital kopyasından istifade ettik. Bu kopyada bulunan iç cilt kapaklarında “Sefîne-i Sâfî, Ahmed Sâfî Bey, Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü, 210 x 150 mm, İstanbul, Süleymaniye Kütüphanesi Mikrofilm ve Fotokopi Servisi Aralık 1972 - Şubat 1973” ibaresi bulunmaktadır. Ayrıca bazı ciltlerde “Tıp Tarih Enstitüsü Kütüphanesi” kaydı düşülmüştür. Fakat günümüzde yapılan taramalarda bu esere rastlanamamıştır ve nerede olduğu bilinmemektedir. Bu kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla Aralık 1972 - Şubat 1973 tarihleri arasında Süleymaniye Kütüphanesi tarafından mikrofilmi çekilmiştir. Eser on sekiz ciltten oluşmakta ve oldukça farklı konularda ansiklopedik bilgiler içermektedir. El yazması olan eser, Osmanlı dönemi alfabesi ile kaleme alınmıştır. Sefînetü’s-Sâfî hakkında ayrıntılı bir çalışma yapılmamış olup, içeriğine dair ele alınan tek çalışma Necdet Tosun’a aittir.  “Kültür Tarihimize Işık Tutan Mühim Bir Kaynak: Sefînetü’s-Sâfî” ismindeki bu çalışmada müellif ve eseri hakkında bilgi verildikten sonra, ciltlerine göre konu başlıklarıyla eserin muhtevası ele alınmıştır. Makalemize konu olan eserde üç yerde mûsikîye dair müstakil başlık bulunmaktadır. Bunlardan, “Âlât-ı Mûsikîden Ud” başlıklı bölüm X. ciltte 1187 ve 1196. sayfalar arasında, “Sadâ-Mûsikî Te’sîrâtı” isimli bölüm XI. ciltte 1226 ve 1235. sayfalar arasında, “Fenn-i Mûsikînin İlm-i Nücûma Taalluku” isimli bölüm ise XVIII. ciltte 2990 ve 2993. sayfalar arasında bulunmaktadır. Ahmed Sâfî, X. cilde Şubat 1916’da başlamıştır. Bir sonraki cildin Ağustos 1916’da yazıldığı düşünüldüğünde, incelemesini yapacağımız ud ile ilgili bu kısmın 1916 yılında kaleme alındığını söyleyebiliriz. Ahmed Sâfî eserinde üç isimden yararlandığını ifade eder. Bunlar Farabî (ö. 950), Abdülkādir Merâgī (ö. 838/1435) ve Lâdikli Mehmed Çelebi’dir (ö. IX/XV. yy). Ayrıca bunlar arasından Farabî’nin Kitâbü’l-Mûsiḳa’l-Kebîr isimli eserinden iktibaslar da yapar. Bu husus kanaatimizce önemlidir. Çünkü Osmanlı döneminde kaleme alınan eserlerin pek çoğunda Farabî kaynak gösterilmesine rağmen, eser içerisindeki bilgilerden yola çıkarak bunlara rivayet yoluyla ulaşıldığı dahası müelliflerin Farabî’nin eserini hiç görmedikleri izlenimi göze çarpmaktadır. Bu manada Ahmed Sâfî’nin çalışma uslûbunda bilimsellik ilkesi dikkat çeker. Bu hususla birlikte Ahmed Sâfî’nin bazı yanlış bilgileri de eserine alması bir tezat arz eder. Örneğin Ahmed Sâfî, uda ilave edilen beşinci teli Farabî’ye atfeder. Hâlbuki bu tel en az bir asır öncesinde Arap dünyasında kullanılmaya başlanmıştı. Aynı şekilde uda ilave edilen altıncı telin XV. yüzyılda ortaya çıktığını iddia etmesi de bir başka yanlış tespitidir. Ahmed Sâfî’nin eserinde udun aksamına dair bir küçük sözlük oluşturması önem arz eder. Çünkü önceki eserlerde bu türden bir izahata rastlayamıyoruz. Zaten Ahmed Sâfî bunu eserinde de ifade ederek okuyuculara yeni bir bilgi sunduğunu, bu türden kelimelerin sözlüklerde dahi bulunmadığını belirtir. Müellifin neden yalnızca ud hakkında bir bölüm oluşturduğunu bilemiyoruz. Onca saz arasından neden udu seçti? Yahut mûsikî nazariyatına ve tarihine dair bilgiler vermek yerine neden ud tarihini ve yapısını ele aldı? Böyle bir soruyu XV. yüzyıldan önce kaleme alınan eserler için cevaplamak kolay olurdu. Çünkü bu tarihe kadar ud mûsikî nazariyatının izah edildiği temel çalgıydı. Fakat XX. yüzyıla gelindiğinde bu özelliğini hele ki Osmanlı topraklarında çoktan kaybetmişti. Ancak kendi ifadelerinden yola çıkarak Fârâbî, Meragî ve Lâdikli gibi nazariyatçıların eserlerinden bahsetmesi sebebiyle böyle bir tercih yaptığını düşünebiliriz. Kanaatimizce bu başlıkta dikkat çeken en mühim hususlardan biri udun aksamına dair terim ve tabirleri açıklamasıdır. Çünkü müellifin de ifade ettiği gibi bunlar, sözlüklerde bulunmayan bilgilerdir ve halen günümüzde kapsamlı bir mûsikî sözlüğü kaleme alınmadığı düşünüldüğünde kıymet arz etmektedir.
Cilt 21 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 1249 - 1266
Mehmet Tıraşcı, Mustafa Özfidan
Toplumun ilk sosyolojik birliği konumunda olan aile, tarihin ilk dönemlerinde biyolojik bir kurumdan öte dini bağlardan oluşan bir yapıdadır. Bu da ailevi ilişkileri daha sıkılaştırmış ve sağlam bağlar kurulmasını sağlamıştır. Bu bağlar sayesinde de birbirine sıkı sıkıya kilitlenmiş toplumlar ortaya çıkmıştır. Aile toplumun temelini oluşturan yapısından dolayı da toplum bilimi olan sosyolojinin ana konuları arasında yerini almış ve sosyolojik araştırmalara kaynaklık etmiştir. Her toplumun karakterini, yapısını oluşturan temel özellikler vardır. Bu özellikleri ise bireylerin biyolojik, psikolojik, toplumsal, kültürel, ekonomik, dini anlamda eğitildikleri aile meydana getirir. Toplumların farklılık göstermelerinin temel sebebi de burada başlar. Çünkü toplumu bireyler meydana getirir bireylerin ise eğitilip, olgunlaştığı yer aile kurumudur. Aile kurumu farklılık gösterdiği zaman toplumların da yapılarının ve özelliklerinin farklılık göstermesi kaçınılmazdır. Nitekim biz Müslümanlar aileyi Allah’ın bize verdiği bir nimet ve bereket olarak tanımlarız. Bu nimeti de sevgi, saygı ve ahlak kurallarına uyarak koruruz. Zaten Kur’an-ı Kerim’de de Allah insanları bu konuda uyarır. Bu kavramlardan birisi de mahremiyettir. Hem ailenin hem de bireyin özel alanını korumak adına insanların mahremiyet kurallarına dikkat etmeleri gerekmektedir. Mahremiyeti korumak içinde İslam’da belli kurallar vardır. Bu kuralardan bir tanesi başkalarının hanesine girerken izin istenmesi gerektiğidir. İslam dini, hanelere izin alınarak girilmesi konusunda bu düzenlemelerin yanı sıra aile içerisinde her bireyin mahrem alanı olduğunu ve aile fertlerinin birbirlerinin bu özel alanlarına dikkat etmelerini istemiştir. 
Cilt 2 , Sayı 1 , Oca 2019 , Sayfalar 54 - 81
Enes KILIÇ
Alevî-Bektaşî geleneğinden önemli zatların kerametlerinin, anlatıldığı eserlere velâyetnâme denilmektedir. Ejderha ise mitolojik bir varlıktır. Çok kültürlü bir konumu olsa da, ağırlık merkezi kadim doğu ve Orta Asya olan ejderha; doğuda üstün, kutsî vasıflara sahip, uzayın ve doğanın simgesiyken; batıda kötülüğü, düşmanlığı çağrıştırmaktadır. Değişik toplumlarda ejderhanın dış görünüşünde de farklılıklar mevcuttur. Kimi zaman yılanken, kimi zaman dört bacaklı, bazense çok başlı olarak tasvir edilir. Ejderha psikanaliz açısından çeşitli anlamlara sahiptir ve arketipsel yaklaşımda gölge arketipi konumundadır.  Kahraman arketipi açısından ejderha, karakter erginlenmesinin bir aşaması durumunda önem arz eder. Kahraman, bir ejderha ile dövüşür ve olgunlaşır. Türk kültüründe de dikkate değer bir figür olarak karşımıza çıkar. 13. yüzyılda Anadolu’ya gelen Yesevi dervişlerinin kerametleri arasında dağları yürütmek ve ejderha öldürmek vardır. Alevî-Bektaşî velâyetnâmelerinin içinde de bu varlığın yer alması, konuyu inceleme açısından dikkat çekici kılmaktadır. Çalışmada; Hacım Sultan, Sarı Saltuk, Şuca’eddi̇n Veli̇, Koyun Baba, Demi̇r Baba, Otman Baba ve Hacı Bektâş‑ı Veli velâyetnâmeleri̇ndeki ejderha motifinin farklı açılardan ele alınması amaçlanmaktadır. Makalenin ilk kısmında; öncelikle güç figürleri kavramı açıklanmıştır. Ardından, karşılaştırmalı mitolojide ejderha motifi ve bu motifin üstlendiği roller anlatılmıştır. İkinci kısımda, velâyetnâme metinlerine geçilmeden önce, ejderha imgesinin bu eserlerde yer alışı, Şamanizm, Budizm ve Hristiyanlık gibi çeşitli inanışlarla olan bağlantılar açısından ele alınmıştır. Temel konunun işlendiği bölüm olan üçüncü kısımda ise, yedi adet Alevî-Bektaşî velâyetnâmesindeki ejderha kavramı, diğer bağlantılı ögeler de göz önünde bulundurularak incelenmiştir. Ejderha figürünün çok merkezli bir motif olduğu; değişik kültürlerin mitolojik efsanelerinde yer alması dolayısıyla açıkça kendini göstermektedir. İki kahramanın ejderha ile mücadelesi şeklindeki motif hem ilgili velâyetnâmelerin bazılarında hem de değişik kültürlerin mitlerinde ortaya çıkmaktadır. Bazı kerametlerin içinde yer alan kahramanların maceraları süresince yaşadıkları aşamalar, Campbell’in Karakter Çemberi ile benzerlik göstermektedir. Çalışmanın ekler bölümünde ise velâyetnâme metinleri, karakter çemberi şekilleri ve kıyaslama tablosu sunulmuştur.
Cilt 1 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 34 - 64
Prof.Dr. Aynur KOÇAK, Arş.Gör. Serdar GÜRÇAY
M.Ö. 2000 yıllarında Anadolu’ya gelen Hint-Avrupa kökenli Hititler M.Ö. 1650’de Kızılırmak Havzası’nda yer alan Hattuşa (Boğazköy) merkezli bir devlet kurmuşlardır. Orta Anadolu’da kurulan bu devlet ilerleyen süreçte büyük bir imparatorluk haline gelmiştir. Farklı etnik kökenlere sahip toplulukları bünyesinde barındıran Hititler kendilerini “Bin Tanrılı Halk” olarak adlandırmışlardır. Fethettikleri bölgelerin tanrılarını kendi tanrılarının arasına dâhil eden Hititler geniş bir tanrılar topluluğuna sahip olmuştur. Bu tanrıların arasında Hatti, Luvi, Pala, Sümer, Hurri, Asur, Babil ve Eski Hint kökenli tanrılar yer almaktadır. Boğazköy’de gerçekleştirilen kazılarda pek çok tapınak yapısının ortaya çıkarılması Hititlerin tanrılarına verdikleri önemi göstermektedir. Bu makalede kendisine kaynaklık eden arkeolojik ve filolojik verilerden yola çıkılarak bir devlet dini olan Hitit dini, Hitit dininin genel özellikleri, Hitit panteonunda yer alan tanrılar, bu tanrılar için yapılmış olan tapınaklar, tanrılar adına yapılan bayram törenleri, tanrıların ve insanların konumu, büyü ritüelleri, fal ve kehanet uygulamaları, dualar ve mitolojik hikâyeler çerçevesinde ele alınmıştır.
Cilt 20 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 35 - 60
Prof.Dr. Kürşad Demirci, Burcu Falay
Öz: Farklı bölgelerden Anadolu’ya yapılan göçlere sûfîler de iştirak etmiş ve bu coğrafyada meskûn olmayan mahaller dâhil olmak üzere tekkelerini kurmuşlardır. Bu tekkeler Anadolu’yu yurt edinmek üzere bu topraklarda seyahat eden ayende ve revendenin iaşe ve ibatesini temin etmiştir. Bu kapsamda tekke mutfağı, hayatın devamını sağlayan önemli bir maddi kültür unsurudur. Aynı zamanda tekke mutfağının, dervişlerin maneviyatının oluşmasında önemli bir yeri bulunmaktadır. Pek çok konuda Yesevî kültürünün izlerini taşıyan Anadolu tekke mutfağı, özellikle Mevlevîlik ve Bektaşîlik gibi tarikatlarda dervişlerin terbiyesi hususunda bir eğitim ocağı olarak kabul edilmiştir. Buna bağlı olarak tekke mutfağında bulunan bazı eşyanın ve yiyeceklerin sûfîlerin zihnindeki değerler sisteminin oluşmasına katkı sağladığı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede Anadolu tekke mutfağında mukaddes kabul edilen birçok yiyeceğin ve eşyanın gerek Yesevî geleneğin düşünce sistemini, gerek bazı tekke uygulamalarını izah eden bir yönünün olduğu görülmektedir. Sofra ve sofra ile bağlantılı birçok unsur ve derviş çeyizi arasında önemli bir yeri olan Ahmed Yesevî ile ilgili halifelik nişanları, bu yapıyı destekleyen önemli hususlardandır. Özet: Tekke mutfağı, Anadolu tekkelerinde hayatın devamını sağlayan önemli bir maddi kültür unsurudur. Aynı zamanda tekke mutfağının, dervişlerin maneviyatının oluşmasında önemli bir yeri bulunmaktadır. Pek çok konuda Yesevî kültürünün izlerini taşıyan Anadolu tekke mutfağı, özellikle Mevlevîlik ve Bektaşîlik gibi tarikatlarda dervişlerin terbiyesi hususunda bir eğitim ocağı olarak kabul edilmiştir. Tekkede mutfağa özel bir önem atfedilmiş ve yemeğin her aşaması çeşitli merasimlerle bezenmiştir. Tekkelerde helal lokma anlayışı ve sofra kültürü, dervişin eğitimi ve sosyalleşmesi boyutunda önemli görülmektedir. Şeyh, dervişin yeme-içme alışkanlıklarını kontrol altına almasına yardımcı olacak tedbirler almaktadır. Tekkede pek çok yiyecek ve bunların tüketilmesiyle ilgili âdet, uygulama ve merasim, tarikatın altyapısını ve tarikata özgü terminolojiyi açıklayan birer simge olarak değerlendirilebilir. Bazı tarikatlarda sofra ile ilgili birtakım eşyanın halifelik nişanı olarak kabul edilmesi de bu çerçevede önemli hususlardan biridir. Örneğin Bektaşilikte halifelik makamına erişen dervişe tâc, hırka ve sancağın yanında sofra ve çerağ gibi doğrudan yemekle ilişkili olan emanetlerin verilmesi ilgi çekicidir. Yesevî gelenekte mutfak, sofra ve yemekle ilgili âdet ve uygulamaların, Ahmed Yesevî’nin eğitim sisteminde önemli bir yer işgal ettiğini göstermektedir. Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i tasavvuf adabının kurucu bir metni olarak işlev görmektedir. Yesevî geleneğin bir devamı niteliğinde olan bazı Anadolu tarikatlarında sofra adabı ve misafire ikram, derviş terbiyesinin en önemli kısımlarından biri olarak kabul edilmiştir. Buna göre helâl ve temiz olarak pişirilen bir yemek, Allah tarafından gönderilen çok kıymetli bir nimettir. Bu doğrultuda derviş, yemesinde, içmesinde, zikir ve halvetinde, kısaca hayatının her aşamasında ölçüyü kaçırmamaya dikkat eder. Yesevîlik’te yemekte aşırıya kaçmamak, itidal ve riyazet gibi hususların yanında halvet, derviş eğitiminin en önemli kısımlarındandır. Bu düşüncede halvetin geleneksel hâle gelmiş bir adap ve merasimi vardır. Yeseviyye’de halvete girecek olan müritler, halvetten bir gün önce oruca başlamaktadırlar. Onlar, oruç, zikir ve tekbirlerle ruhlarını bu zorlu yolculuğa hazırlamaktadırlar. Bektaşîlik’te halvetteki salik yemesine içmesine dikkat eder, sadece ibadetini ve zikirlerini yapacak kadar yer. Kâdiriyye’de ise halvete giren kişi ilk günlerde günde bir tas çorba ve arpa ekmeği yer. Anadolu’daki farklı tekkelerdeki riyazet uygulamalarındaki birçok husus, Ahmed Yesevî’nin riyazet uygulamalarıyla benzerlik göstermektedir. Tekke sofrasında derviş, ruhen ve aklen beslenmekte böylece gönlü manevî gıdalarla marifete biraz daha yaklaşmaktadır. Ahî geleneğinde misafire ikramın bir parçası olarak sofra kurmak ve yemek yedirmek önemsenmiştir. Bu bağlamda Ahîliğin el kitabı olan fütüvvetnâmeler, yemekle bağlantılı pek çok menkıbeyi bünyesinde barındırmaktadır. Anadolu’da sadece tekkelerde ya da Ahî zaviyelerinde değil, Yeniçeri Ocağında da sofra, Selmân-ı Fârisî’nin bir emaneti olarak kutsal kabul edilmektedir. Anadolu tekke yapılanmasında sofra, insanları bir araya getiren bir muhabbet ve kardeşlik meclisi olarak görülmektedir. Mutfak mihverinde belirginleşen kolektif bellek, ortak bir mekân ve sembolik anlam dünyası oluşturarak geçmiş birikimi, yaşatılan ritüeller şeklinde canlı tutmaktadır. Kazan, Halil İbrahim sofrasının simgeselliği ve misafire ikramın değeri bağlamında İslâmî gelenek içinde âlicenaplık ve cömertliğin bir remzi olduğu kadar, eski Türk kültürüne uzanan ve pek çok sembolik anlamlar içeren derûnî ve karmaşık farklı temsili anlatımların menkıbevî bir figürüdür. Hadislerde besin değeri ve oruç gibi ibadetlerde kendisine atıfların yapıldığı bir meyve olarak hurma, tekke kültüründe bir yönden sembolik bir değer ifade eden bir unsur, diğer yönden önemli bir gıda olarak değerlendirilmiştir. Menkıbelerde çoğu defa marifete dair sembolik anlamlar taşıyan hurmanın, Muhammedî emanet, ledünni ilim ve marifet gibi hususları temsili olarak anlattığı anlaşılmaktadır. Ekmek ve buğdayın da cennetten ilahî bir lütufla insanlara verildiği kabul edilmektedir. Tuz ve ekmek, bir yönüyle halkın bunlara yüklediği değerle önemli bir besin olarak görülmekte, diğer yönüyle ilâhî bir lütuf sonucu insanlığa bahşedilmiş birer kutsal besin olarak algılanmaktadır. Bu gıdaların bir taraftan tekke edebiyatında birbirini tamamlar şekilde yer bulduğu ve diğer taraftan da sofraların vazgeçilmez unsuru olarak öne çıktığı görülmektedir. Yesevî gelenek derviş lokmasını, bir taraftan Halil İbrahim sofrasına atıfla sürekli bereketlenen bir unsur olarak görmekte, diğer taraftan kendisine özgü inşa ettiği temsili anlatım ile mutfakla ilgili olan ekmek, tuz, hurma kazan gibi bazı unsurları çeşitli menkıbe ve rivayetler üzerinden alegorik bir dile dâhil etmektedir. Nihayetinde bu unsurlar tarikat adap ve merasimlerinin de ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkmaktadır. 
Cilt 21 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 1217 - 1247
Güldane Gündüzöz
Öz: Bu makale Neolitik döneme ait ve Anadolu’da inşa edilen ilk tapınak olma özelliğine sahip Göbeklitepe’yi ele almaktadır. Arkeologlara göre burası insanlığın en eski tapınaklarından biridir. Göbeklitepe, yerleşik hayattan ve tarımsal üretimden yoksun olan avcı-toplayıcı toplulukların dinsel inanışları hakkında çok önemli bilgiler sunar. Bu tapınak, arkaik insanların dinden ve inançtan yoksun ilkel bir hayat sürmediklerini, aksine bir inanca sahip olduklarını, inançlarını yaşamak için tapınak inşa ettiklerini ve zengin bir dinî sembol kullandıklarını göstermektedir. Göbeklitepe, insanların yerleşik hayata geçip kendisi için konut yapmadan, hayvanları evcilleştirmeden ve tarımsal üretime başlamadan önce dinî ihtiyaçlarını karşılamak için tapınak yaptığının bir göstergesidir. Özet: Bu makale Neolitik döneme ait ve Anadolu’da inşa edilen ilk tapınak olma özelliğine sahip Göbeklitepe’yi ele almaktadır. Şanlıurfa yakınlarında 1995 yılında başlatılan arkeolojik kazılar, insanlık tarihine bakış açımızı değiştirmiş ve geçmiş hakkında sahip olduğumuz bilgilerin doğruluğunu test etme imkânı sunmuştur. Göbeklitepe, arkaik insanın inanç ve düşünce dünyası hakkındaki bilgilerimizin gerçeği yansıtmadığını göstermiştir. Yaşamını avcı-toplayıcı olarak sağlamaya çalışan, din ve soyut düşünceden yoksun olduğu düşünülen, çanak-çömlek yapmasını bile bilmeyen, tarımı ve yerleşik hayatı keşfetmemiş insanların yoğun ve zengin bir sembolik anlatıma sahip tapınaklar yapması, bilim adamlarını derinden etkilemiştir. Toplamda 20 adet olan ve çapı 10 -30 metre arasında değişen dairesel yapılardan oluşan Göbeklitepe tapınaklarının en ilgi çekici unsuru, T biçiminde olan ve üzerinde soyut sembol ve hayvan kabartmalarını bulunduran dikili taşlardır. Dairesel yapının merkezinde iki adet ve çevresinde 10 ile 12 adet arasında T biçiminde yaklaşık 200 tane dikili taş bulunmaktadır. Bu T biçimindeki dikili taşlar üzerinde kapsamlı bir inceleme yapıldığında ve kadim Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarının dinsel inanışları ve tapınak kültü göz önünde bulundurulduğunda, bu dikili taşların tanrıları sembolize ettiği anlaşılmaktadır. Göbeklitepe, çocukları veya daha küçük dereceli tanrılar tarafından çevrelenen ve bu tanrıların oluşturduğu çemberin merkezinde yer alan tanrı ve tanrıça çiftinin oluşturduğu tanrılar panteonunun kutsal alanıdır. Göbeklitepe bir tapınak olmanın ötesinde karanlıkta kalmış bir inanç sisteminin en önemli temsilcisi olarak karşımızda durmaktadır. Yazılı kaynakların bulunmadığı ve sınırlı arkeolojik verilerin elde edilebildiği Neolitik Dönemin erken evresine ait olan Göbeklitepe, bu dönemde yaşamış arkaik insanın inanç ve düşünce dünyasını bize göstermektedir. Bu megalitik yapının yapısal ve biçimsel özellikleri, arkaik insanın sanıldığı gibi ilkel olmadığını kanıtlamaktadır. Göbeklitepe, dinin doğuşu ve gelişimi konusunda çok önemli bilgiler sunmaktadır. Özellikle evrimci ve pozitivist bakış açılarıyla oluşturulmuş ve dinin büyü, ruh, korku, atalara tapma gibi basit ve asılsız yapılardan doğup zamanla karmaşık ve kurumsal inançlar biçimine dönüştüğünü öne süren teorilerin gerçeği yansıtmadığını göstermiştir. Araştırmacılar, avcı-toplayıcı toplulukların yerleşik hayata ve tarımsal üretime geçtikten sonra toplumsal yaşamla birlikte bazı sorunlarla karşılaştıklarını ve bu sorunlara çözüm arayışının dinlerin doğuşunu hazırladığını düşünüyorlardı. Diğer bir ifade ile kurumsal dinler, karmaşık toplumsal yaşamın bir ürünü ve sonucu olarak görülüyordu. Fakat Göbeklitepe dinsel inanışların düşünülenden çok daha eski dönemlerde, kurumsal olarak ve basit olmayan formlarda bulunduğunu göstermiştir. Göbeklitepe’nin, bilinen en eski ve ilk tapınak yapısı olduğu iddia edilmektedir. Kendisinden önce bilinen antik tapınaklardan en az 5000 yıl eski olan bu megalitik yapı, uygarlığın gelişiminde dinsel inanışların ne kadar etkili ve önemli olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Uzun yıllar kazı başkanlığını yapmış olan arkeolog Klaus Schmidt, Göbeklitepe’nin ortaya çıkmasıyla birlikte “..önce tapınak kuruldu sonra şehir.” sözleriyle, insanoğlunun genlerinde bulunan inanma ihtiyacının ne kadar öncelikli olduğunu ifade etmiştir. Göbeklitepe insanoğlunun konut, tarım ve çanak çömlek gibi temel ihtiyaçlardan önce görkemli ve karmaşık tapınaklar yaptığını ve bunun arkaik insan topluluklarının güçlü inanç duygusundan kaynaklandığını göstermiştir. İnsanın genlerinde bulunan inanma ihtiyacı insana her şeyden önce tapınak yapmayı ilham etmiştir. Göbeklitepe ile temsil edilen inanç sistemi ve düşünce dünyasının ne kadar zengin ve etkili olduğunu, aynı bölgede en az 5000 yıl sonra ortaya çıkan Anadolu ve Mezopotamya uygarlıkları üzerindeki etkisinden anlayabiliriz. Bu uygarlıkların tapınak yapıları ve dinsel inanışları, bu megalitik yapı ile dikkate değer bir biçimde uyuşmaktadır. Bu uygarlıkların karanlıkta kalmış yönlerini ortaya çıkarmada, Göbeklitepe kaçırılmayacak bir fırsat sunmaktadır. Bu megalitik yapı ortaya çıktığında büyük ses getirmiş ve bilim insanlarının ilgisini çekmiştir. Hakkında yazılı ve görsel basında çok sayıda haberin çıktığı bu tapınak kompleksinin, Aden bahçesi, Babil Asma Bahçelerinin kalıntısı, Şaman tapınağı ve uzaylıların merkezi olduğu iddiaları ortaya atılmıştır. Göbeklitepe üzerinde yapılan arkeolojik kazıların ilerlemesi ve onun hakkında daha fazla bilgiye ulaşılması, onun bir ritüel merkezi olarak tapınak olduğunu göstermiştir. Göbeklitepe’nin yapısal ve biçimsel özellikleri, bu yapının her şeyden önce bir tapınak olduğunu göstermiştir. Gerek dikili taşlardan oluşan dairesel yapıları ve gerekse yerleşim yerlerinden uzak yüksek bir tepede bulunması bu düşünceyi güçlendirmektedir. Göbeklitepe’yi avcı-toplayıcı toplulukların ibadet ettikleri, tanrılara kurbanlar sundukları, yılın belirli dönemlerinde dinî festival ve şölenler gerçekleştirdikleri, tanrıların yaşadığı kutsal mekânlar olarak gördükleri ve kutsalı tecrübe ettikleri bir tapınak olarak düşünmek daha doğru bir yaklaşımdır. Göbeklitepe’nin, tarih boyunca inanç merkezi olarak kalmış ve peygamberler şehri olarak bilinen Şanlıurfa’da ortaya çıkması ülkemiz için önemli bir ekonomik ve kültürel fırsat oluşturmuştur. Anadolu’nun ne kadar kadim ve zengin bir kültürel dokuya sahip olduğunu kanıtlayan bu megalitik yapı, ortaya çıktığı günden beri birçok yerli ve yabancı araştırmacının akınına uğramıştır. Bilimsel literatürün en eski ve ilk tapınağı olan Göbeklitepe, arkaik insanın günümüz insanına miras olarak bıraktığı ve insanlığın ilk dönem sırlarını taşıyan gizemli bir tapınak kompleksidir. 
Cilt 21 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 1107 - 1138
Ali Osman Kurt, Mehmet Emin Göler
Ölüm olayı etrafında uzunca bir dönemde kolektif olarak inşa edilmiş inanç ve uygulamalar bugün Antalya/Elmalı yöresinin kendine özgü ekosistemi ile karşılıklı ilişkiler içinde görülmüştür. Bu tarihsel, dini, sosyoekonomik ve kültürel birikim çerçevesinde ölüm gibi dehşet verici bir olay nihai ve kozmik birtakım referanslarla toplumsal muhayyilede müstesna bir yere oturtulmuştur. Böylece gündelik hayatla sıkı ilişkiye sahip bu normlar ve teferruatlı törenler toplumda normatif bir bütünleşme yaratmıştır. Yanı sıra din ve kültürün taşıdığı derin sembolik etkileşimler etrafında, yaşanılan zamanla canlanan bu ritüeller toplumun ölümle yüzleşmesi ve başa çıkması için uygun ortamlar sunmuştur. Nihayet bütün bu inanç ve uygulamalar tek tek bireylerin kendi akıbetlerini görecekleri dini ve kültürel bir etkileşim içinde tasarımlanmıştır. Öte yandan modernleşmenin ölümle hayat arasındaki mesafeyi açmasına bağlı olarak kendini gösteren yeni bilinç düzeyleri de yöredeki ölüm olgusu üzerinde önemli değişimler yaratmıştır.Ölüm biyolojik bir olay olmanın yanında dini, sosyal, kültürel, mistik vb. boyutları olan çok yönlü bir olgudur. Bütün toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da bu olay, gerçekleştiği ilk andan itibaren kendi dini, tarihi, sosyal ve kültürel dünyasına uygun bir şekilde tasarımlanmış ve orada bir dizi inanç, tasavvur ve uygulamalara refakat etmiştir. Türk dini tarihi içinde ölüm olgusu etrafında yapılaşmış inançlar ve ritüeller, farklı din ve kültür çevrelerinin etkisi ve önemli tarihi olaylar içinden geçerek bazen bir değişim, dönüşüm bazen de bir süreklilik ortaya koyarak bugüne ulaşmıştır. Bu araştırma bu gerçekliği, bünyesinde köklü bir tarihi taşıyan mütevazı bir Anadolu şehri Elmalı üzerinden sorgulamaktadır.Makale Elmalı yöresinde ölümle ilgili inanç ve uygulamaların din sosyolojisi açısından incelenmesini konu edinmiştir. Araştırmanın amacı, önemli bir geçiş ritüeli olarak ölüm olgusuyla yörenin sosyokültürel, ekonomik, tarihi ve dini birikimleri arasındaki ilişkileri bir değişim, dönüşüm ve süreklilik perspektifinde açıklamaktır. Araştırma bir alan araştırması olarak planlanmış ve metodolojik olarak ise yöredeki ölümle ilgili inanış, tasavvur ve ritüelleri kendi özgül çevresinden hareketle değerlendirmeyi hedeflemiştir. Bu çerçevede araştırma verileri 2016 yılı ağustos ve eylül aylarıyla 2017 yılı ocak aylarında, Elmalı’da görev yapan/ yapmış 10 din görevlisi ile yarı standartlaştırılmış görüşme formu kapsamındaki sorun merkezli görüşme ve katılımlı gözlem teknikleriyle elde edilmiştir. Gözlem yanı sıra kayıt cihazı yardımıyla toplanan veriler bir çetelede sınıflandırıldıktan sonra fenomenolojik bir yaklaşımla çözümlenmiştir.Elmalı Antalya’nın 110 km batı kısmında yer alan, kuzeyden Burdur, batıdan Fethiye-Muğla, ve güneyden Kaş, Demre, Finike ilçeleriyle Akdeniz’in çevrelediği coğrafi bir mekanda konumlanmıştır. Yöre bir iç bölge özelliği göstermekte ve asırlarca süren geçimlik tarım ekonomisinden bugün yine hububat ekimi ve hayvancılığın da içinde olduğu yoğun meyvecilik ve sebzecilik gibi daha canlı bir ekonomiye evrilmiştir.Yöre XIV. yüzyıldan itibaren belli dini şahsiyetler yoluyla bugüne kadar taşınan güçlü bir dini mirasa sahip olmuştur. Özellikle son yarım yüzyılda tam bir yerleşik hayata geçiş yapmış ve çoğunluğunu köylü ve göçebe Türkmen zümrelerinin oluşturduğu yöre halkı arasında soyut ve teorik medrese İslamı’na karşı bir folk dini yaşantı biçimi daha yaygın bir şekilde benimsenmiştir. Dolayısıyla bu dinsel ortam eski dini inanç ve uygulamaların bir sözlü kültür etrafında bugüne taşınmasında önemli etkiler yaratmıştır.Elmalı’da ölüm olgusu etrafında yapılanmış inanç ve ritüelleri ölüm sırasında, ölüm sonrası cenaze yıkanmadan önce, cenazenin yıkanması sırasında, cenazenin teşyiinde, kabristanlıkta ve takip eden günlerde yapılanlar olarak sınıflandırılabilir. Her safhada çok zengin ve teferruatlı tasavvurlar, bunlara eşlik eden seremoniler ve eylemler bir bütünün parçaları olarak işlemekte hatta her biri belli bir yaşam disiplini ve ahlakı öne çıkaran güçlü imalar taşımaktadır. Bununla birlikte bu dinsel inanış ve uygulamalar ölüm gibi bireysel ve toplumsal anlamda bir dizi istikrarsızlıklara yol açan bir olayın daha anlaşılır kılınması ve kozmik bir çerçeveye yerleştirilmesi için çok önemli işlevler görmüştür. Elbette insanlar ölümün tabii bir şey olduğunun bilgisine sahiplerdir. Fakat bu derece çeşitli dinsel kalıplar orada halkın, ölümle ilgili daha işlevsel bilgileri olduğunu göstermiştir.Yörede ölüm olayının güçlü bir dini yönü her zaman vardır. Nitekim onun her safhasında sıkı teolojik bir disiplin görmek mümkün olmuştur. Aynı şekilde orada ölüm olayı çok güçlü bir şekilde sosyal, ekonomik ve kültürel yönleriyle de kendini göstermiştir. Ölümün yarattığı dehşet ve sır nedeniyle yörede ölüm olayı neredeyse ilişkili olduğu bütün zaman, mekan ve enstrümanları kutsallaştırmıştır. Büyük bir çoğunluk tarafından kabul edilen ve gündelik hayatta önemli bir yere sahip söz konusu normlar yerine göre asketik bir bakış açısı ortaya koyarak halk arasında belli bir zihniyetin oluşmasında etkili olmuştur. Ölüme bağlı törenler yörede sadece ölümün üçüncü, yedinci, kırkıncı, elli ikinci günlerine ve yıl dönümleri ile sınırlı tutulmamıştır. Bununla birlikte dini mahiyeti olan her tören ve toplantı orada aynı zamanda ölülerin anıldığı bir merasime dönüşebilmiştir. Bütün bunlar bir taraftan kaybolan düzeni tesis etmek için toplumsal bir dayanışma diğer taraftan birtakım kötü ve tedirgin edici şeylerden uzak kalmak için tanrının mağfiretini müsait kılma anlamı taşımaktadır. Böylece halk bu törenlerde kendi akıbetini de görerek ölümü bir düzene bağlamış olmaktadır. Meseleye, daha yakın dönemlerde artık güçlü bir şekilde giren mezarcılık sektörünü de dahil ettiğimizde bugün ölümün sosyoekonomik bir işleve sahip olduğunu da ifade edebiliriz.  Ancak ölüm olgusu ile toplum arasındaki ilişkiler karşılıklı olmuştur. Gerçekten ölüm olayı yörede kendinin de içinde bulunduğu yapıyı ciddi bir şekilde etkilerken oradaki toplumsal yapı ve değişmeler de ölüm olgusu üzerinde önemli etkiler bırakmıştır. Bu çerçevede yeni bilinç düzeyleri, ölünün yıkanması konusunda belediyelerin ve muhtarlıkların sağladığı yeni imkanlar, bireyselleşme, zenginlik, refah ve konfor artık bugün belli oranda eskinin daha törensel ve teferruatlı merasimlerinde sadeliği, güçlü cemaat karakterinin motive ettiği çok özenli sorumluluklarda rutinleşme ve gevşekliği de gündeme getirmiştir. Her ne kadar modernleşme ve onun yarattığı yeni bilinç düzeyleri Elmalı yöresindeki ölüm olgusunda bir dizi değişimler meydana getirmişse de gerçekten onun dinsel bir sembiyozla ölene saygı, ölünün defni, belirli günlerde yapılan törenler ve hayırlarla öleni anma ve yaşatma arzusu da tarihsel bir süreklilik ortaya koymuştur    
Cilt 21 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 147 - 178
Yrd.Doç.Dr. Şaban Erdiç
Bu arastırmada, lise ögrencilerinin ahlaki olgunluk düzeylerini etkiledigi düsünülen bazıekonomik degiskenler ele alınmıstır. Alan arastırması, Samsun il sınırları içinde faaliyetgösteren liselerden, random yöntemiyle seçilen ögrenciler üzerinde yapılmıstır. Arastırmanınsonucunda, anne mesleginin ve ailenin ekonomik düzeyinin lise ögrencilerinin ahlaki olgunlukdüzeylerini etkileyen önemli faktörler oldukları sonucuna varılmıstır.
Cilt 0 , Sayı 44 , Oca 2015 , Sayfalar 213 - 225
Mustafa ŞENGÜN
Dünya üzerindeki hemen hemen bütün diller dil çalışmalarında fonetiğe bir şekilde yer ayırmıştır. Arap dilinin fonetiğe gösterdiği ihtimam ise birçok dile nazaran daha fazla olmuştur. Fonetik incelemeler umumiyetle seslerin artikülasyon nitelikleri yani mahreç ve sıfatlar üzerinde yoğunlaşır. Buna mukabil gerek sıfat gerçeğinin ima ettiği her bir ses için farklı güç ihtiyacı düşüncesi gerekse ünlü seslerin uzatmaya elverişli oluşu ses-süre ilişkisini de zihinlere getirmektedir. Bu çalışmada Arap dili geleneğinde artikülasyon sürelerini ifade eden kavramların ve buna benzer verilerin yardımıyla konuyu ele alan disiplinlerin ses miktarı konusundaki tutumunu aydınlatmayı amaçladık. Çalışmamızın sonunda bazı tecvit eserlerinin yer verdiği ve seslerin ölçülerini korumayı işleyen bölümlerde kullandığı kavramlardan ve diğer olgulardan hareketle en azından uygulama hedefi olarak ses sürelerinin korunması ile ses niteliklerinin korunmasına yönelik dengeli bir bakışın olduğu neticesine ulaştık.
Cilt 20 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 117 - 146
Yrd.Doç.Dr. Nazife İnce
Bu makale, “Tenâzu‘” konusunun Arap Dili’ndeki yerini, dilbilimcilerin konuyu ele alış şeklini,ilk kaynaklarda işlenişini, tartışma konusu olan yönlerini ve “Tenâzu‘” konusunun anlama bakanyönünü açıklamaktadır.Tenâzu‘, önce gelen iki veya daha fazla âmilin sonra gelen bir veya daha fazla açık (görünen)mamûlde amel etme durumudur.Çalışmamız önce gelen âmillerden hangisinin sonra gelen mamûlde amel etme önceliğini incelemiştir.Tenâzu‘da iki rükün vardır, biri en az iki fiil veya fiilimsiden oluşan âmiller, diğer rükünde,açık gelen isimdir. örnekte görüldüğü gibi fiil cümlesinin her iki yüklemi olanve fiilleri (yüklemleri), özne veya nesne konumunda olan kelimesinde amel etmek istemektedirler.Basralı dilcilere göre ikinci fiil olan nun amel etme önceliği olduğundan kelimesi,ikinci fiilin nesnesidir. Kûfeli dilcilere göre amel etme önceliği birinci fiile ait olduğundan kelimesi,birinci fiilin öznesi hükmündedir. Her iki durumda da cümlenin anlamı değişmemektedir.Bu konu, gramer kitaplarında çok fazla tartışılmıştır. Burada konunun tartışmalı yönleri tahliledilmiş ve okuyucuya konu bir bütün olarak sunulmaya çalışılmıştır.
Cilt 0 , Sayı 45 , Oca 2016 , Sayfalar 261 - 287
Yusuf AKÇAKOCA
Âhiret, ölümden itibaren tekrar başlayan ve mahşerdeki dirilişten sonra ebediyyen devamedecek olan hayattır. Âhiret hallerini içine alan bu hayat, Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerle anlatılmaktadır.Bu haller pek çok âyette belirtilmiştir. Edebî eserlere de akseden bu konu, İranlı şair Attâr’ın eseriİlâhînâme’de de dikkati çekmektedir. İlâhînâme’de olaylar bir seri halinde baba ve altı oğluarasında geçmektedir. Attâr’ın ifadesiyle baba ve oğulları; ruh, nefis, şeytan, akıl, bilim, fakr vetevhiddir. Birbiriyle ilintili olan bu olaylar yirmi iki makaleden, makaleler de hikâyelerdenoluşmaktadır. Hikâyeler çoğunlukla dinî ve sosyal içerikli olup, kısmen destanlar ve kahramanlarınetkisiyle yazılmıştır. Eserde geçen hikâyeler ile âhiret, Kur’an-ı Kerim âyetlerine telmihle vebenzetmelerle, bazen bir günahkâr, bazen de bir genç olarak dile getirilmiş, âhiret hayatı güzelifadelerle örneklenmiştir. Biz de bu makalede eserde geçen
, Sayfalar 195 - 213
Ayşe Hilal KALKANDELEN
1959 yılında Avrupa Konseyine bağlı olarak kurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer protokollerle belirlenmiş temel haklar kapsamında birey, tüzel kişilik ve devletlerarasındaki sorunları çözümleyen yargı merciidir. Tarihsel olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: düşünce, vicdan ve din özgürlüğü kapsamında değerlendirilen çeşitli kararlar almıştır. Mahkeme söz konusu kararlarında ve özellikle nelerin dini simge kapsamında değerlendirilebileceğini laik bir bakış açısıyla tanımlamaktadır. Mahkeme, bir taraftan dini inanca sahip olma hakkını tasdik etmekte, bir taraftan da bu hakkı kamusal alanda inancı beyan etme hakkı olarak nitelemektedir. Çalışma dini simgelere, din ve inanç özgürlüğü temelinde yaklaşan kavramsal tarama modeliyle desenlenmiştir. Bu çalışma özünde alanyazın taraması gibi görülse de alanyazın tarama yönteminden farklı olarak kavramsal tarama, bir kavramın farklı yönlerini değişik bilim ve disiplinlerin çalışma alanları kapsamında incelemektir. Bu çalışmanın amacı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, okullarda bulunan dini simgelere karşı tutumunu belirlemektir. Bu çalışmanın bir sonucu olarak, son yıllarda Avrupa okullarında giderek artan dini simgeciliğe karşı yürütülen yerel ve yasakçı yasal girişimlerin doğası ve kapsamı belirlenmiştir. Bununla birlikte, Avrupa eğitim sistemlerinde dinin yeri ve sosyal sistem içinde “kilise – devlet ilişkisi” bu çalışmanın başka bir sonucudur. Ayrıca çalışma, mahkemelerin kararlarını, dini inanç ve geleneklerin kamusal alanda özgürce beyan edilmesi yönünde şekillendirmeleri gerekliliğini de belirlemektedir. Avrupa’nın yeniden inşa çağından beri dini sembollerin varlığı, çoğu durumda İslami semboller, modern Avrupa'da, özellikle kamusal mekânlarda ve özellikle de kamu okullarında giderek daha çok sorun haline gelmiştir. Bu durum, dini özgürlük kavramının sınırları hakkında büyük çaplı bir tartışma ve toplumsal ayrımlara yol açmıştır. Aynı zamanda, ülkelerin anayasa mahkemelerinin belirli kültürlere özgü sembollerin toplum tarafından özgürce temsil edilebileceğini ilan etmesi, yeni tartışmalara neden olmuştur. Bu çalışma esas olarak dini sembolizm ve din ve inanç özgürlüğü temelinde Avrupa hukuk sistemlerinin ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) görüşüne odaklanmıştır. Bu çalışmada, Almanya, İtalya ve Romanya'daki haçlar ve diğer dini sembollerin okullarda kullanımı konusundaki tartışmalar yer almaktadır. Dahası, çalışmada yerel mahkemelerin ve AİHM'nin dini sembollere karşı kararsız tutumu üzerinde durulmuştur.Avrupa'da tarihsel olarak şekillenen bir devlet, kamusal ve dini kurumlar vardır. Avrupa Devletleri, Yunan ve Roma Medeniyetleri üzerinde gelişen yasama, yürütme ve yargı kurumlarına sahiptir. Ayrıca, ortak din ve kültür kavramıyla birbirlerine bağlı olan uluslar genel olarak Avrupa kamuoyunu oluşturmaktadır. Avrupa'da, dini kurumlar geleneksel olarak Roma döneminde şekillenen bir inanç sistemini benimsemişlerdir. Avrupa'da mezhepsel farklılıklar olmasına rağmen, Hıristiyanlık genellikle kabul edilmiştir. Ortaçağ'dan bu yana tüm sosyal alanlarda çok önemli roller oynayan Katolik kilisesi (Vatikan), aydınlatma çağından bu yana gücünü kaybetmiştir. Aydınlanma ile birlikte, Avrupa devletleri din ve devlet ilişkilerini birbirinden ayıran ve dinin devlet organları üzerindeki etkisini azaltan geleneksel laiklik görüşünü benimsemeye başlamışlardır. Böylece, devletler üzerindeki egemen dini güç zayıflamış ve kilise toplumda ve kamusal alanda yaşamını sürdürmüştür.1959'da Avrupa Konseyi organı olarak kurulan AİHM, çeşitli sözleşmelerin temel haklarının kullanılmasında bireyler ve tüzel kişiler ile kendi aralarında ve devletlerle olan uyuşmazlıkların çözülmesi göreviyle yükümlüdür. Mahkemenin yüksek doğası gereği, iç hukuk kanallarının tükenmesi gereğini isteyen AİHM, sorunları çözmek için uzlaşmacı bir yaklaşım benimsemiştir. AİHM, öncelikle mahkemenin yüksek doğası gereği, iç hukuk kanallarının tükenmesi şartına ihtiyaç duymaktadır. Bununla birlikte AİHM, sorunları çözmek için uzlaşmacı bir yaklaşım benimsemiştir. AİHM, vatandaşların din, vicdan ve inanç özgürlüğünü özgürce ifade etmelerini açıkça desteklemekteyken bir taraftan da hükümleri laikliğe dayanır. Bazı AİHM kararları, kamusal alan tanımını 'tarafsızlık' yerine 'laiklik' ilkesine uygun olarak yeniden şekillendirmektedir.Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin devlet, din, laiklik ve insan hakları ile ilgili 1804 tarihli kararına göre din, Avrupa tarihinde önemli bir yer olarak kabul edilmekle birlikte, uygulamada kilise ve devletin ayrılması gereklidir. Bu karara rağmen, Konsey ve AİHM, dinlerin okullardaki rolü gibi konularda üye devletlerin farklı görüşlerini tanımayı başaramamıştır. Kamusal karar alma süreçlerinin AİHM'deki laik tartışmalara dayandığı, laik devletlerin liberal Avrupa demokrasisinin ilkelerine uygun olduğu, konusunda hâkim bir görüş bulunmaktadır. Avrupa'daki yerel mahkemelerin kararlarında, insan hakları giderek daha fazla dikkate alınmaktadır. Bunu yaparken, mahkemeler laikliğin ideolojik yapısını belirlemekte başarısız olmaktadırlar. Mahkemelerin kararları, bireylerin dinî görüşlerinin liberal değerlerle bastırılmasına neden olmaktadır.Yapılan tartışmalardan, AİHM'nin ve yerel mahkemelerin ve toplumun, laik bir anlayışa rağmen, Hıristiyan olmayan dinlere ve kültürlere karşı daha önyargılı oldukları tespit edilebilir. Ayrıca, ülkelerin kamusal alanlarının çoğunda, İslami dini sembollerin çoğunlukla sınırlı olduğu dikkate değerdir. Bu kısıtlamaların başlıca nedeninin İslamofobi ve yabancı düşmanlığı olduğu düşünülmektedir. Avrupa toplumlarında ve genel olarak batı toplumlarında, dini semboller aidiyet olarak görülmekte ve giderek artan İslamofobik ve aşırı sağcı eğilimlerle birlikte, özellikle Hristiyan sembolleri kamusal alanlarda yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Buna ek olarak, özellikle de İslam'da (başörtüsü gibi) belirleyici sembollerin kamusal alanda kullanılmasını yasaklamak ve hatta Fransa ve Avusturya da dâhil olmak üzere çeşitli ülkelerde onları kullananların cezalandırılması mümkün olabilmektedir. Ayrıca, dini sembollerin okullarda kullanılması yalnızca kültürel bir değer olarak görülmemelidir. Din sembolleri bir dinin önemli bir parçasıdır ve toplumda dinin varlığının somut bir göstergesidir. Okullardaki Hristiyanlığa ait simgeleri bir kültür aracı olarak algılamaktan ziyade onları bir asimilasyon aracı olarak görmek daha doğru olacaktır. 
Cilt 21 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 45 - 80
Dr. Ali Baltacı
Bu makalede, Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de geçen isimleri, “azîz” ismi özelinde ele alınmakta ve beraberinde zikredilen diğer isimlerle ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Allah’ın isimleri çeşitli çalışmalarda farklı boyutlarıyla ele alınmış olsa dahi, bunların bir isim zaviyesinden (azîz) işlenmediği gözlemlenmektedir. Bu bağlamda araştırmadaki amaç “azîz” isminin anlam alanını belirleme çalışması ve birlikte kullanılmalarından ötürü azîz terimine rengini veren kavramları tespit etme çabasıdır. Çalışmada, Kur’ân’da toplamda on bir isimle yan yana zikredilen azîz ve “yegâne güç sahibi” Allah’ın, gücünü kullanmasında izzetine eşlik eden “hakîm”, “alîm”, “rahîm”, “kerîm”, “vehhâb”, “gafûr, gaffâr”, “hamîd”, “muktedir”, “zü’ntikâm”, “cebbâr” gibi bağlantılı sıfatları işlenmektedir. Makalede, incelenen sözcüklerin manalarını tespit ve ilgili kelimelerin anlam yakınlığını gözlemlemek amacıyla klasik sözlük eserleri özellikle kullanılmaktadır. İlaveten kavramların İslam medeniyetindeki yerini görmek ve algılayabilmek maksadıyla klasik tefsir kaynaklarından yararlanılmaktadır. Bunların yanında konu ile ilgili güncel eserler ve akademik çalışmalara da yer verilmektedir. Esmâ-i Hüsnâ çeşitli eser ve makalelerde farklı boyutlarıyla ele alınmış bir konu olmasına rağmen, bu isimlerin, birbirleriyle irtibatının bir isim zaviyesinden işlenmediği gözlemlenmektedir. Bir eksiklik gibi görünen bu durumu telafi niyetiyle makalede, Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de geçen en güzel isimleri, bütünüyle değil “azîz” ismi özelinde çalışılacaktır. Dolayısıyla araştırmanın amacı “azîz” isminin tanımı ve birlikte kullanıldığı sıfatları saptayarak onun anlam alanını belirleme çabasıdır.Azîz kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de toplamda on bir isimle yan yana kullanılmaktadır. İzz veya izzet kökünden bir sıfat olan azîz, üstün, güçlü, kuvvetli ve aciz olmayan manalarına gelmektedir. Allah için ‘daima galip olma’ ve ‘benzeri bulunmama’ anlamlarını içeren azîz sıfatı, Kur’ân-ı Kerîm’de bu formuyla kırk surede, doksan dokuz kez, yani esmâ-i hüsnâya eşit sayıda geçmektedir. Bu kullanımların neredeyse yarısı olan kırk yedi yerde “hakîm” kelimesiyle eşleşmektedir. H-k-m fiilinden türeyen ve mastar olan hikmet kelimesi çok çeşitli manaları ihtiva etmekle birlikte, bir şeyin hakikatine isabet ederek onu kendi yerine koymak manasından ötürü, “hakîm” de isabet ederek her şeyi konulması gereken yere koyandır, olmaktadır. Bu meyanda işlerin sağlam yapılanına “ihkâm”, kusursuz yapılan işe “muhkem”, bu işi yapana da “hakîm” denilmektedir. Azîz kelimesinin kırk yedi yerde hakîmle geçmesi, azîz kelimesine rengini veren kelimeyi tespit etmede ve azîz sıfatının anlam çerçevesini netleştirmekte bize yardımcı olmaktadır. Söz konusu durum gücün ve üstünlüğün hikmetle birlikte olduğunda anlam kazanacağını akla getirmektedir. Azîz ve hakîm sıfatlarının birlikte kullanımlarındaki manaları şöyle özetlenebilir: “Azîz” ismi ile Allah her şeyden üstün, iradesi bütün sebep ve etkenlere galip olandır. O’nun iradesiyle çelişmek mümkün olamadığı gibi iradesini değiştirecek hiçbir kuvvet de yoktur. Allah aynı zamanda “Hakîm”, hüküm ve hikmet sahibidir. Hiçbir sebebe ihtiyaç duymaksızın yaptığını hikmetle, düzgün yapar; iradesi tamamen hikmettir. İzzet ile fail olduğu gibi hikmet ile de faildir. Yaptıklarının başını sonuna bağlayarak üzerine hikmetler koyarak hakkıyla düzgün yapmaktadır. Zayıf ve güçsüz manasındaki zelîlin zıddı olan azîz, Allah’ın kuvvet, güç ve kudretinin kadim olduğunu ifade etmektedir. Hiçbir kuvvet O’nun yegâne galip olmasının üzerinde değildir. Hakîm ismi ise, sonsuz bir ilme sahip olmasıyla Allah’ın bütün yaptıklarının hikmete mebni olduğuna dikkat geçmektedir. Evamir ve yasaklarında hikmet olduğu gibi bütün yaptıkları da muhkemdir.Azîz kelimesinin birlikte kullanıldığı diğer bir sıfat “alîm” sıfatıdır. A-l-m kökünden türeyerek bilen, anlayan, tanıyan manalarındaki âlim kelimesinin mübalağalı şekli olarak “çok iyi bilen”, “hakkıyla bilen” anlamına gelmektedir.  Alîm, Allah’a nispet edildiğinde zahir batın, gayb ve şehadet, küçük büyük her şeyi ihata eden ve hakkıyla bilen olmaktadır. Azîz ve alîm sıfatları toplam altı yerde birlikte zikredilmektedirler. Beraber zikirleri şöyle özetlenebilir: Allah mutlak güç sahibidir, aynı zamanda hakkıyla bilendir.  Yani karşı konulamayan galip ve azîzdir, hükmettiğinde de alîmdir. Çünkü geçmişi, hâli ve geleceği, gizli ve aşikârı, canlı ve cansızları bilen O’dur. İnsanların yaptıklarını, hayırlarını, muttakileri, zalimleri, kalplerde olanları özetle bütün malumatı bilmeye kâdir olan O’dur.Azîz isminin ilim içerikli sıfatların yanında rahmet içerikli sıfatlarla kullanımı da bulunmaktadır. Bu manada “rahîm”, “kerîm”, “gafûr, gaffâr” ve “vehhâb” isimleri azîze eşlik etmektedir. Yukarıda zikri geçtiği üzere azîz kelimesi bazı kavramlarla sık sık, bazılarıyla ara sıra bazılarıyla da nadiren kullanılmaktadır. Burada değindiğimiz kavramlar için de aynı durum söz konusudur. En fazla kullanıma sahip olduğu için özet mahiyetinde “rahîm” kelimesine odaklanmak yerinde olacaktır. r-h-m kökünden türeyen ve çok merhamet edici anlamında sıfat-ı müşebbehe veya mübalağalı ism-i fâil olan rahîm kelimesi, on üç yerde azîz ile eşleşmektedir. Bu kullanımlar şüphesiz yegâne gücün engin rahmetine dikkat çekmektedir. Ayet sonlarında Azîzü'l-Hakîm ifadesiyle önce azîz ismi sonra rahîm ismi zikredilmektedir. Burada Allah’ın azîz oluşunu rahîm oluşundan önce zikretmesi, azap etmekten aciz olduğu için rahmet etmek zorunda olmadığını vurgulamak içindir. Bilakis kâhir, üstün ve galip manalarını içerecek izzetinden bahsederek bu izzete rağmen rahmet ettiğine dikkat çekmektedir. Çünkü rahmet, ne kadar tam ve mükemmel bir kudret sahibinden kaynaklanırsa, konum açısından o nispette kıymetli olmaktadır. Yani dilediği anda kâfirlerden intikam alabilecek kudrette olan Allah, rahîm olduğu için tevbe edip dönebilmelerine fırsat tanıyarak azabını geciktirmektedir. Yukarıda aktarılanlara ilaveten azîz ile güç içeren sıfatların birlikteliği, genel olarak kafirlere hitap eden âyetlerin sonlarında yer alarak “yegâne güç, mağlup olunamayacak ve mutlak galib”i kafirlere hatırlatmaktadır. Azîz ile övgünün beraberliği ise, böyle bir güç dışında hiçbir şeyin övgüye layık olmadığını belirtmektedir. Yani azîz ile Allah’ın “ilah” olarak tasdik olunmaya ve ibadet olunmaya layık derecede güçlü; hamîd ile de inanan kulların dilinde ve fiillerinde hamde müstehak olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu, aynı zamanda “ilah” kabul edilebilecek zâtın özelliklerinin vurgulanması manasınadır. Adı geçen vasıflar kendisinde bulunmayana kulluk edilmemesi gerektiğinin uyarısıdır. Nihai olarak Allah, hitaptaki konjonktüre göre müminlere izzet, hikmet ve rahmetiyle; kâfirlere ise izzet, kudret, intikâm sahibi ve muktedir oluşuyla kendisini tanıtmaktadır.
Cilt 21 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 539 - 576
Yrd.Doç.Dr. Hatice Şahin Aynur
Biz bu makalemizde genelde kıraat olgusu etrafında yapılan tartışmalardan ziyade başlıkta da belirttiğimiz gibi Bakara sûresi iki yüz seksen dördüncü âyeti ilgili tefsirlerde yer verilen tartışmaları kıraat açısından ele alıp bir değerlendirme yapacağız.  Bu âyeti seçmemizin özel nedeni sâkin râ harfini lâm harfine idgam yaparak okuyan kıraat âlimlerinin, Kur’an sûrelerinin resmi sıralamasına göre karşılaştıkları ilk örnek olmasından dolayıdır. Her ne kadar çalışmamız bir âyet üzerinde odaklanmış olsa da bununla kıraat tartışmalarının temelinde yatan nedenleri bulmak ve kıraatin oluşmasına zemin hazırlayan etkenin ne olabileceği olgusuna bir katkı sağlayabilmektir.
Cilt 20 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 267 - 288
Yrd.Doç.Dr. Yakup Yüksel
Bâtınî mezheplerle alakalı pek çok çalışma yapılmış ve bu çalışmalarda konu farklı açılardan ele alınmıştır. Ancak bâtınî düşünce sisteminde ezılle anlayışının yeri ve önemine dikkat çeken bir çalışma yapılmamıştır. Bu makalede ezılle anlayışının ne olduğu tespit edildikten sonra kavramın bâtınî düşünce sistemini anlamada merkezi bir yerinin olduğu öne sürülmüştür. Bu çerçevede ezılle anlayışının bâtınî ekollerin temel fikirlerindeki belirgin etkisi açığa çıkarılmaya çalışılmıştır. Bâtınî mezheplerle alakalı pek çok çalışma yapılmış ve bu çalışmalarda konu farklı açılardan ele alınmıştır. Ancak bâtınî düşünce sisteminde ezılle anlayışının yeri ve önemine dikkat çeken bir çalışma yapılmamıştır. Bu makalede ezılle anlayışının ne olduğu tespit edildikten sonra kavramın bâtınî düşünce sistemini anlamada merkezi bir yerinin olduğu öne sürülmüştür. Bu çerçevede ezılle anlayışının bâtınî ekollerin temel fikirlerindeki belirgin etkisi açığa çıkarılmaya çalışılmıştır.Ezılle anlayışını, ilahi âlemde tecelli eden gölgelerin ya da maddi olmayan varlıkların bu âleme maddi bir formda yansıması olarak tanımlayabiliriz. Bu düşüncenin kökleri, Platon’un ideler ve görünüşler âlemi şeklinde formüle ettiği âlem anlayışına ve bu düşünceyi açıklamak için kullandığı mağara benzetmesine kadar uzanmaktadır. İslam öncesi farklı dini ve felsefi gelenekler içerisinde geliştirilen bu anlayış bâtınî ekoller kanalıyla İslami bir form kazanmıştır.Ezılle anlayışı ilk defa aşırı Şiî gruplar tarafından geliştirilmiştir. Erken döneme ait klasik kaynaklar gulat Şiîler’in ezılle anlayışına sahip olduklarını söylemekle birlikte meselenin detaylarıyla ilgili herhangi bir bilgi vermemektedir. Ancak onların bazı görüşlerinde ve kurumsal yapılar olarak karşımıza çıkan İsmailîlik, Nusayrîlik, Dürzilîk ve Yezidîlik gibi bâtınî ekoller içerisinde bu anlayışın ne olduğuna dair bazı ipuçlarına rastlamak mümkündür. Öte yandan sonraki dönemlerde Kitâbu’l-Heft ve’l-Ezılle gibi doğrudan gölgeler nazariyesini açıklayan eserler de kaleme alınmıştır.Bâtınî çevrelerde üretilmiş olan eserlerde her ne kadar ezılle anlayışına yeterince yer verilmemiş olsa da, geliştirilmiş olan din anlayışının büyük oranda gölgeler nazariyesi üzerine inşa edildiğine şahit olmaktayız. Adı konulmamış bu anlayışın en temel özelliği, ilahi âlemdeki her varlığın, içinde yaşadığımız âleme maddi bir formda yansımış olduğu iddiasıdır. Allah’ın zatı bâtınî ekoller tarafından genellikle tecellinin dışında tutulduğu için yansıma çoğunlukla onun zatıyla başlatılmamıştır. Ancak yüce yaratıcıdan tecelli eden ilk varlıklar ilahî âlemi meydana getirmiş, bu âlem yeryüzüne maddi bir formda yansımıştır.Bu anlayış beraberinde maddenin hakikat içermediği ve mutlak hakikatin maddi olmayanda arandığı bir marifet anlayışı geliştirmiştir. Buna göre hakikatin sadece bir yansımasından ibaret olan maddi varlıkların mutlak hakikat içermeleri mümkün değildir. Yegâne gerçek, yeryüzüne maddi bir formda yansımış olan mana, bâtın ya da gölgedir. Doğal olarak bir Bâtınî’ye düşen görev, maddi suretin arkasına gizlenmiş ve maddi olmayan mutlak hakikati araştırmaktır.Ezılle anlayışı bu noktada zorunlu olarak zahir-bâtın ayrımını öne sürmüştür. Buna göre zahir, mutlak hakikati içinde gizleyen bir kabuk ya da yansımadan ibarettir. Kişiye düşen görev, dini metnin zahirini aşarak, zahirin altında gizli olan bâtınî hakikati elde etmektir.Gölgeler nazariyesi düalist bir bakış açısını zorunlu hale getirmiştir. Zira her varlığın hakikat içeren bir bâtını ile mutlak gerçekliğin maddi formda yansımış bir görünüşü söz konusudur. Allah’ın, hakikatin manevi olarak açığa çıktığı bâtınî sıfatları ve bunların yansımış olduğu maddi sıfatları vardır. Âlem maddi olmayan hakikatlerden oluşan manevî âlem ve onun yansımasından ibaret olan maddi âlem olmak üzere düalist bir karakter arz eder. İnsan, ilahi âleme ait bir ruh ve bu âleme ait bir bedenden müteşekkil düalist bir yapıya sahiptir. Yine insanlığın kurtuluşu için gönderilen dini metinler de ilahi âleme ait olan bâtın ve bu âleme ait olan zahir olmak üzere iki boyuta sahiptir.Bâtınîler ilahi âlemi yedi kattan müteşekkil olarak gördükleri ve bu katların her birisini ilahi bir varlık olarak değerlendirdikleri için, gölgeler nazariyesinin bir gereği olarak maddi âlemde bu varlıkların karşılığını ya da yansımasını bulmaya çalışmışlardır. İsimler değişmekle birlikte bâtınî gruplar belli dönemlerde bazı şahısları ilahi âlemin yeryüzündeki yansımaları olarak görmüşlerdir. Küllî Akıl, Küllî Nefs, Kelime, Sâbık ve Tâlî gibi isimler verilen ilahi varlıklar yeryüzüne Hz. Muhammet, Hz. Ali, Selman-ı Farisî, Mikdat b. el-Esved, Ammar b. Yasir ve benzeri maddi suretlerde yansımışlardır.Bu anlayış beraberinde yeryüzündeki bir takım şahısların kutsallaştırılması sonucunu doğurmuştur. Zira külli tecelli gerçekleştiği düşünülen şahıslar, ilahi âlemden elde ettikleri sırlar ve bilgilerle sıradan insanlardan farklılaşmakta ve bazı tanrısal özelliklere sahip olmaktadırlar. Çift kutuplu bir kimliğe bürünen bu kişiler zahiren birer insan iken, bâtınen ilahi âlemdeki varlıkların yeryüzüne yansımış bir sureti olarak görülmektedirler. Diğer insanlara düşen görev ise onların şahıslarından ve suretlerinden hareketle, onlara aksetmiş olan ilahi hakikati idrak etmektir. Bu bakış açısı, bireysel kurtuluşun mümkün olmadığı ve bazı insanların karizmatik bir lider olarak algılandığı bir din anlayışını beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak Bâtınî ekoller tarafından geliştirilmiş olan din anlayışı gölgeler nazariyesinin mutlak tesiri altındadır. Onlar, bu nazariyeden hareketle Bâtınîlik adı verilen yeni bir İslam algısı açığa çıkarmışlardır. Bu algının merkezinde gölgeler nazariyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olan düalizm yer almaktadır. Bâtınîlik, bu doğrultuda geliştirilmiş ve kendi içerisinde bütünlük ve derinliği olan bir din anlayışını temsil etmektedir. Bu din anlayışının doğru anlaşılabilmesi için, arkasında yatan ve üzerine inşa edildiği gölgeler nazariyesinin hesaba katılması ve bâtınî metinlerin bu doğrultuda okunması gerekmektedir. Tek doğru olarak zahiri gören ve düşünme biçiminin arkasındaki düaliteyi fark edemeyen bir okuma biçimi ise Bâtınîliğin iç bütünlüğünü yakalayamayacak ve onu çelişkiler yumağı olarak görecektir.
Cilt 20 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 101 - 135
Doç.Dr. Ali Avcu
Öz: Fihristler, Kur'an araştırmalarında önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Kur'an'a ait bir kelimenin hangi âyetlerde ve ne şekilde geçtiğini kolayca bulabilmek ancak bu türden eserlerle mümkün olabilmektedir. İlk örneklerini Müslüman ilim adamlarının verdiği söz konusu eserler, daha sonraları oryantalistler tarafından da yazılmış ve Alman doğu bilimci Gustavus Flügel (ö. 1870) vasıtasıyla ilk olgun meyvesini vermiştir. Onun telif ettiği Kur'an fihristi, bu sahada büyük bir çığır açmış ve kendisinden sonra Müslümanlar tarafından kaleme alınan eserlere de kaynaklık etmiştir. Fakat Osmanlı döneminin son kuşak âlimlerinden biri olan Yahya Hilmi Kastamonî (XIX.yy) Misbâhu'l-ihvân isimli fihristinde Flügel ve eserinden hiç söz etmemiştir. Bu makalede her iki müellifin eserleri tanıtılmış, daha sonra yapılan bariz hatalar yönüyle karşılaştırılmış ve Kastamonî'nin eserinin orijinal olup olmadığı tespit edilmeye çalışılmıştır.Özet: Bu çalışmanın boyutları, “fihrist” türü iki eserin kıyaslanmasından meydana gelmektedir. Fihristlerin, Kur’an eksenli incelemelerin başucu kaynağı olduğu muhakkaktır. Bu tür eserlerin ortaya çıkış amaçları, araştırmacıların hem âyetlere kolayca erişebilmesini sağlamak ve hem de araştırılan kavramların Kur'ân'da nerelerde ve ne şekilde geçtiğini göstermektir. Bu suretle aynı zamanda emek ve zaman kaybı da büyük ölçüde önlemiş olmaktadır. İlk Kur’an fihristlerini Müslüman müelliflerin hazırladıkları bilinmekle birlikte bu konuda ilk eserin hangisi olduğu noktasında bir netlik yoktur. Osmanlı ulemasından Muhammed el-Vardarî’nin (ö. 1054/1645) kaleme aldığı ve Tertîbu zîbâ olarak isimlendirdiği eseri bu sahanın ilklerinden addedilmektedir. Müellif, bu eserini, Türkçe olarak, âyetlerin başlangıç kelimelerini alfabetik olarak tertip etmek suretiyle aranan âyetlere kolayca ulaşabilme maksadına yönelik olarak hazırlamıştır. Bundan sonraki dönemlerde fihrist yazma faaliyetleri devam etmiş, onun eseri örnek alınmak suretiyle günümüze kadar bu sahada başka eserler yazılarak sayıları hızla artmıştır. Diğer taraftan Müslümanların yanı sıra oryantalistlerin de fihrist hazırlama faaliyeti içerisine girdiklerini görüyoruz. Bir oryantalist olarak Gustavus Flügel ilk defa asıl adı Concordanticae Corani Arabicae olan bir Kur'an fihristi kaleme almış ve bundan Müslümanlar da faydalansın diye Nücûmu’l-furkān fî etrâfi’l-Kur’ân şeklinde Arapça olarak isimlendirmiştir. Flügel’in, Kur'ân kelimelerini bulma eksenli olarak tertip ettiği bu eserinin Müslüman fihrist müelliflerini oldukça etkilediği aşikardır. Concordanticae Corani Arabicae'nin neşredilmesinden kısa bir süre sonra İslam dünyasında onun benzeri telif edilmiş kitapların sayısı hızla çoğalmıştır. Söz konusu eserlerden biri de Kastamonî Yahya Hilmi’in 1322/1906 yılında neşrettiği Misbâhu’l-ihvân li taharrî âyâti’l-Kur’an'ıdır. Flügel'in fihristinden sonra kaleme alınan eserlerin hemen tamamında müellifler Flügel ve Concordanticae Corani Arabicae'ye atıfta bulunmasına rağmen, makalemizin de konusunu oluşturan bu çalışmada müellif Kastamonî, ona ve fihristine hiç değinmemiştir. Oldukça garip olan bu durum dikkatimizi çekmiş ve bu iki eser üzerinde yoğunlaşmamıza sebep olmuştur. Bu noktada fihrist yazımında adeta çığır açan Concordanticae Corani Arabicae ve Misbâhu’l-ihvân dikkatlice incelenmiş ve daha sonra da birbirleriyle karşılaştırılma yoluna gidilmiştir. Sonraki süreçte her iki fihristin ayrıştığı ve benzeştiği yönleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Böylelikle de Kastamonî'nin eserinin orijinal olup olmadığı sorgulanmıştır. Flügel, Kur'an kelimelerini alfabetik olarak tasnif ederken otuz dokuz kelimenin kökünü tespit edilmesi noktasında mazur görülemeyecek birtakım yanlışlar yapmıştır. Yaptığı bu yanlışlar, müellifin Arapça sarf konusundaki yetersizliğini ve ilgili Kur'an kelimelerinin manalarına vakıf olmadığını bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Flügel’in bir diğer hatası, kelimeleri harf sırasına göre sıralamasına rağmen kimi yerlerde buna dikkat etmemiş olmasıdır. Öte yandan müellifin fihristinde verdiği âyet numaraları ile günümüzde Müslümanların esas aldıkları mushafın âyet numaraları da birbiriyle örtüşmemektedir. Hayatına dair bir malumata sahip olmadığımız Kastamonî, fihristinde tıpkı Flügel gibi otuz dokuz Kur’an kelimesinin kökünü tespiti noktasında bariz hatalar yapmıştır. Öte yandan onun âyetlere verdiği numaralar ile Müslümanların kullandığı mushafın numaraları da birbirleriyle uyuşmamaktadır. Kastamonî'nin Misbâh'ta yaptığı bir diğer yanlış da kelimeleri alfabetik olarak sıralanmasına rağmen, bazı yerlerde buna dikkat etmemiş olmasıdır. Böylece her iki müellifin eserlerinin incelenmesi ile elde edilen veriler birbiriyle karşılaştırılmış ve netice olarak birtakım sonuçlar elde edilmiştir. Buna göre Kastamonî ve Flügel'in kelimelerin köklerinin tayini noktasında üzerinde yanlış yaptıkları otuz dokuz kelimenin açık bir şekilde birbirleriyle aynı oldukları görülmüştür. Diğer taraftan her iki müellifin eserlerinde âyetlere verdikleri numaralar da birbirleriyle birebir örtüşmektedir. Ayrıca Flügel'in, kelimelerin alfabetik olarak dizilişi ile ilgili yaptığı yanlışların aynısını Kastamonî de tekrarlamıştır. Bütün bu karşılaştırmaların sonucunda Misbâhu'l-ihvân'ın, Concordanticae Corani Arabicae'nın aynısı olduğu tespit edilmiştir. Ortaya çıkan bu ayniyet, tesadüfle izah edilecek bir durum değildir. Ortaya çıkan bu sonuçtan anlaşıldığı kadarıyla Kastamonî, Flügel'in fihristini olduğu intihal yapmış, onu kendisine nispet ederek neşretmiştir. Bu noktada söz konusu eserin orijinal olmadığı da açığa çıkarılmıştır. Devamlılık ve kaynaklara dayanmak ilmî çalışmalarda gözetilmesi gereken iki önemli husustur. Bunların gerçekleşmesi için bütün ilmî çalışmaların önceden yapılan faaliyetlerle temellendirilmesi gerekir. Herhangi bir sebepten dolayı bu gerçekleşmez ise çalışmalar bilimselliğini ve dolayısıyla güvenirliliği yitirir. Bunun sonucunda bilim ahlakı ihmal ve ihlal edilmiş ve böylece çalışılan bilim alanı da sıkıntıya sokulmuş olur. Bilimsel çalışmaların ana eksenini oluşturan devamlılık ve kaynaklara dayanma ilkelerinin gerçekleşmesine engel olan en büyük etken intihal olarak adlandırılan bilimsel aşırma olayıdır. Bir başka müellifin, boyutları ne kadar olursa olsun düşünce, yazı ve çalışmalarını kaynak kişiye usulüne uygun olarak atıf yapmadan kişinin kendisine aitmiş gibi göstermesi, sunması, ifade etmesi veya neşretmesi şeklinde tarif edilen intihal, büyük bir etik problemdir. Bir müellifin emek vererek meydana getirdiği çalışmayı, ona hiç atıfta bulmadan olduğu gibi aktarma faaliyeti ise intihalin en ileri aşamasını oluşturmaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki Kastamonî de böyle bir yanlışın içine düşmüştür. Araştırma neticesinde Kastamonî'nin bir eser telif etmediği açıkça ortaya çıkmıştır. Ne var ki o, mukaddimesinde söz konusu eseri kendisine nispet etmekle ilim camiasını yanıltmış ve böylece bilimsel çalışmalardaki etik kurallarını da hiçe saymıştır. Sonuç itibariyle bu araştırma, araştırmacıların birbirlerine benzer gibi duran eserleri ele alırken mutlaka onları yanlış ve doğrularıyla karşılaştırarak okumaları gerektiği kanaatini uyandırmaktadır. Bu yapıldığı takdirde, eserlerin orijinalliği, birbirleriyle münasebetleri, ayrıştıkları ve örtüştükleri yerler hem iyi görülmüş hem de daha sağlıklı değerlendirmeler yapılmış olur. 
Cilt 21 , Sayı 3 , Oca 2017 , Sayfalar 1565 - 1590
İskender Şahin
İster bireysel ister toplumsal hayatla ilgili olsun günümüzde verilen fetvalarda cevaz alanı ya çok geniş tutulmakta ya da daraltılmaktadır. Mubahcılığı ön plana çıkaranlar ihtiyaç olgusuna dayanarak, neredeyse zarureti dahi faydacılık ilkesi çerçevesinde tanımlamış ve söz konusu alanı oldukça geniş tutmuşlardır. Diğer taraftan maslahat delilini metodolojik bir ilke olmaya hasredenler ise ihtiyaçları bireysel ve toplumsal problemlerin çözümünde neredeyse yok saymışlardır. Hâlbuki ihtiyaçlar, fıkıhta zarûrî, hâcî, tahsînî olarak kategorize edilmiş ve bunların değerlendirilmesine yönelik birçok ilke inşa edilmiştir. İşte bu ilkelerden biri de “Hâcet, zaruret menzilesine tenzil olunur” kaidesidir. Bu kaidenin ilk dönemden itibaren nasıl anlaşıldığı ve uygulama bağlamındaki şartları tespit edildiğinde, zaruretin faydacılığa indirgenmeye elverişli olmadığı kavranacağı gibi maslahatın da hayattan kopuk bir delil olmadığı anlaşılacaktır. Bu sebeple biz, makalede zaruret ve ihtiyaç kavramlarını açıklayarak, aralarındaki farkları, hâcetin umumi ve hususi oluşunu, kaidenin tarihi seyrini ve güncel fıkhi meselelerde nasıl kullanıldığını bir örnek üzerinden göstereceğiz. Böylece biz, bu çalışma ile güncel fıkıh problemlerinin çözümüne bir katkı sağlamayı amaçlamaktayız.Bu çalışma günümüzdeki fetvalarda sıklıkla kullanılan “Hacet, umumi olsun hususi olsun, zaruret menzilesine tenzil olunur” kaidesini ele almaktadır. Kaidenin tarihi gelişimini, kırılma noktalarını ve tarihi süreçte kaide hakkında ortaya konan şartları tespit eden bu çalışma, güncel bir örnek üzerinden kaidenin kullanımını incelemektedir. Böylece sair problemlerin çözümünde bu kaidenin nasıl algılanması gerektiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Kaidenin oluşum seyrinde yaşadığı kırılma noktalarını göstermesi açısından bu çalışma, önemli bir çalışmadır.Kaidede zikredilen dört önemli kavramdan zaruret ve hacet kavramları müstakil olarak incelendi ve aralarındaki farklar açıklandı. Umumi ve hususi kavramları ise, kaidede hacetin sıfatı olarak kullanıldığı için, hacet bağlamında açıklandı. Literatürde hacet kavramı, zaruret dâhil tüm ihtiyaçları karşılamak üzere kullanıldığı gibi sadece zaruretin bir derece altındaki ihtiyaçları karşılamak üzere de kullanılmıştır. Benzer bir durum zaruret için de geçerlidir. İki farklı tanımı yapılan zaruret, bazen hacet anlamında da kullanılmıştır. Kullanımdaki bu kapalılık her iki kavramın aynı mefhuma sahip olduğu düşüncesine sebep olmuştur. Hatta buradan hareketle kaidenin gereksiz olduğuna dair imalar dahi olmuştur. Bu çalışmada, söz konusu düşüncelerin ve imaların yanlış olduğu gösterildi. Ayrıca bunun bir gereği olarak, mezkur iki kavram arasındaki fark müstakil bir başlık altında incelendi.Umumi ve hususi kavramlarına gelince; umumi ve hususi hacetin kapsam alanı klasik dönemde net bir şekilde tarif edilmemiş olup sadece örnekler üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Hacetin umumi ve hususi oluşu bağlamında, bu kavramların kapsamına dair tarifler, ancak kaide nihai şeklini aldıktan ve böylece yaygınlık kazandıktan sonra yapılmıştır. Yapılan tariflere göre; umumi hacet toplumun tümünü ilgilendiren ihtiyaçlar, hususi hacet ise toplum içerisindeki belli bir grubu ilgilendiren ihtiyaçlardır. Ferdin ihtiyaçlarının da hususi hacet kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine dair yorumlar da vardır ki bu çalışma da aynı kanaattedir. Kaidenin tarihi seyri göz önünde tutulduğunda, bu durum daha net anlaşılmaktadır.Kaidenin tarihi seyrine bakıldığında, kaideyi gündeme getiren ilk kişinin, Cüveynî (ö. 1085) olduğu görülmektedir. Cüveynî kaideyi farklı kalıplarla zikretmiştir ki, bunların tamamı umumi hacet noktasında birleşir: “Umumi hacet, hususi zaruret konumundadır.”  Kaidenin içinde hususi hacet lafzını zikretmeyen Cüveynî, vermiş olduğu örneklerle zihninde umumi ve hususi hacet ayrımının olduğunu gösterir. Umumi hacet konusunda net bir tavır sergileyen Cüveynî, hususi hacet konusunda ise mütereddittir. Cüveynî’nin net olduğu başka bir nokta ise, zaruret konumunda kabul edilen ihtiyaçların, salt faydalanma ve rahatlama anlamında olmayıp, bazı şartları taşımak zorunda olduğudur. Cüveynî’nin bu net tutumunu, Gazzâlî (ö. 1111) ve Izz b. Abdüsselam (ö. 1262) da devam ettirmiştir. Her ikisi de zaruret konumunda kabul edilen hacet için bazı şartlar ileri sürmüş, fakat kaide içerisinde bu şartları îma edecek herhangi bir kayıt zikretmemişlerdir. Ancak İbnü’l-Vekîl (ö. 1317) kaideye “bazı durumlarda” kaydını ilave ederek her hacetin zaruret konumunda olamadığını göstermek istemiştir: “Umumi hacet, bazı durumlarda hususi zaruret konumundadır.”Tarihi seyirde, “hususi hacet” lafzını kural içerisinde ilk zikreden kişinin, Zerkeşî (ö. 1392) olduğu görülmektedir. Fakat o, bu lafzı, ele alınan kaide içerisinde değil müstakil bir kaide içerisinde zikretmiştir. Kurala “hususi hacet” ilavesinin İbnü’l-Vekîl döneminde ya da daha öncesinde yapıldığı, yine Zerkeşî’nin kaideyi umumi ve hususi hacet olarak ikiye böldüğü ileri sürülmüş ise de bu çalışma, mezkûr iddiaların tarihi seyirle örtüşmediğini göstermiştir. Zira hem umumi hacet hem de hususi hacet lafzını aynı kaide içerisinde ilk zikreden kişi Suyûtî’dir (ö. 1505): “Hacet, umumi olsun hususi olsun, zaruret menzilesine tenzil olunur.” Kaide nihayet bu haliyle sabitlenmiş ve yaygınlık kazanmıştır. Bu noktadan sonra, özellikle son dönemde, kaidede zikredilen umumi ve hususi hacet kavramının kapsam alanın ne olduğuna dair açık tanımlamalar yapılmaya başlanmış, zaruret konumunda kabul edilen hacetin şartları üzerinde durulmuştur. Söz konusu şartlar, çalışma içerisinde, dört madde altında işlendi. 1- İhtiyaç, şeriatta muteber olan bir asla uygun olmalıdır. 2- İhtiyaç, normal meşakkatin üzerinde bir meşakkati içermelidir. 3- İhtiyacın meşru yolla karşılanması mümkün olmamalıdır. 4- İhtiyaç, kesin ya da zann-ı galip olarak gerçekleşmiş olmalıdır. Bu şartlar kaidenin işlevselliği açısından tahlil edildi. Özellikle birinci şart bağlamında, hacetin özel bir nassa muhalif olmaması gerektiğine dair ileri sürülen iddianın, kaidenin işlevselliğini iptal edeceği tespit edildi. Kaidenin güncel kullanımı, çalışmanın sınırları nedeniyle, belli bir örnek konu üzerinden incelendi. Çalışmaya örnek konu olarak, mesken sahibi olma meselesi tercih edildi. İhtiyaç olduğunda ittifak edilen meskenin, kredi ile temini konusunda ihtilaf edilmiştir. Kimileri kredinin özel bir nassa aykırı olduğunu ileri sürerek buna cevaz vermezken, kimileri ise incelenen kaideden hareketle cevaz vermişlerdir. İkinci gruba göre, şartları gerçekleştiğinde krediyle ev almak caizdir, çünkü ev asli ihtiyaçlardandır. Çalışmada, tercih edilen görüşün bu ikinci görüş olduğu belirtildi. Ancak teşri ruhu dikkate alınarak, her mesken ihtiyacının zaruret konumunda olamayacağı ifade edildi. Özellikle insanların arzularını dizginlenemez bir seviyeye ulaştıran tüketim çağının kişiye dikte ettiği her şeyi ihtiyaç olarak kabul etmek yerine, kendi değer ölçülerimize uygun bir ihtiyaç tespitinin yapılmasının önemli olduğu vurgulandı.    
Cilt 20 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 137 - 173
Yrd.Doç.Dr. Temel Kacır
Hanefî mezhebinin en önemli kaynaklarından olan el-Hidâye şerhu Bidâyeti’l-mubtedi, zaman zamandiğer mezhep imamlarının görüşlerine yer vermiştir. Çalışmamız için esas aldığımız kitâbu’l-büyû’da, İmamMâlik’e sadece bir yerde kısaca temas edilmiştir. İmam Şâfiî’ye yirmi yedi yerde, bazen kısaca temas edilmiş,bazen sadece görüşleri nakledilmiş, bazen de görüşlerinin dayanakları aktarılmıştır. Ahmed b. Hanbel’e isehiç temas edilmemiştir. Bu yönüyle el-Hidâye’de Hanefî mezhebinin görüşleri, mezhep imamları arasında enfazla Şâfiî’nin görüşleriyle mukayeseli olarak ele alınmıştır. el-Hidâye’de yer verilen diğer mezhep imamlarınınve özellikle Şâfiî’nin görüşlerinin, ne derece bir sıhhatle işlendiği hususu önemlidir. Hanefî âlimleri, diğermezhep imamlarının görüşlerinin eserde birkaç yerde sehven yanlış olarak yer aldığını kaydetmişlerdir.Kitapta, önemli görülen yerlerde Şâfiî’nin görüşü işlenmiştir. Şâfiî’nin görüşleri, yer yer Hanefî mezhepimamı ve onun öğrencilerinin görüşleriyle mutabık olmuştur. Şâfiî’nin görüşleri, büyük oranda sahih birşekilde işlenmiştir. Kısmen muhtasar olduğu için detaya girilmemiş ve böylece Şâfiî’nin görüşlerindeki birtakım kayıtlar ve tafsilat işlenmemiştir. Aslında mukayyed olan görüşleri, el-Hidâye’de mutlak olarak elealınmış ve bu yönüyle de eser, Şâfiî’nin görüşlerini temsil salahiyetinden uzak kalmıştır.
, Sayfalar 119 - 151
Muhittin ÖZDEMİR
Öz: Antisemitizm teolojik, psikolojik, sosyolojik ve politik boyutları olan çok yönlü ve karmaşık bir terimdir. Bu kavram bütün yönleriyle sadece Yahudiliği ilgilendiren bir fenomen değildir. Aksine ortaya çıktığı antik zamanlardan bugüne küresel bağlamda doğru anlaşılması gereken bir kavramdır. Özellikle modern dünyanın şekillenmesinde etkin olan Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın karşılıklı ilişkilerinin tarihsel sürecinin birlikte okunarak değerlendirilmesi, önem arz eden bir husustur. Aynı zamanda ifade etmek gerekir ki kavramlar yaşayan organizmalar gibidir. Dolayısıyla antisemitizmin yaşam öyküsü değerlendirilirken özüne ilişkin ipuçları verecek etimolojik yapısı da dikkate alınmalıdır. Zira bu kavrama dair oluşturulan birtakım algılarda meydana gelen anlam kaymaları ancak böyle bir metodik yaklaşımla fark edilebilir. Her şeyden öte antisemitizmin bu yazıya konu edilmesindeki temel amaç, dünya gündemini meşgul eden bazı temel sorunların özüne dair mümkün olduğunca doğru saptamalar yapmaya gayret etmektir.  Özet: Antisemitizm, geçmişten günümüze dünya gündemini meşgul eden önemli vakıalardan bir tanesidir. Her ne kadar bu ad altındaki kavramlaştırma, 1879 yılında Wilhelm Marr tarafından ilk defa kullanılsa da içerik olarak teşekkülü, kadim zamanlara kadar gitmektedir. Böylesine ciddi bir ardalana sahip bu kavramın, teolojik, politik vb. birçok boyutu bulunmaktadır. Belki de bunlar arasında en önemli ve belirleyici boyutu, teolojik olandır. Zira bu kavramın gelişim sürecine bakıldığında, Tanrı-insan ilişkisinin şekillendirildiği teolojik zeminden hareketle oluşturulan temel tasavvurların etkinliği göze çarpacaktır. Bu tasavvurların oluşumunda da bireylerin ve toplumların yaşadıkları tecrübelere göre mevcudiyetlerini ortaya koydukları politik ve diğer boyutlar gelmektedir.Geniş bir içeriğe ve kadim bir geçmişe sahip antisemitizm kavramını tüm yönleriyle ayrıntılı bir şekilde kısa bir yazıya sığdırmak, mümkün değildir. Bununla birlikte konu, ana hatlarıyla verilerek genel ve tutarlı bir perspektifin zihinde oluşmasına çalışılmıştır. Yöntem açısından makalenin de başlığında zikredildiği haliyle konunun teolojik ve politik boyutlarını yansıtan alt başlıklar beklenebilir. Ne var ki çizilen perspektifin ortaya konulması ve zikredilen boyutların daha iyi anlaşılması böyle bir tercihle tam anlamıyla olası değildir. Dolayısıyla söz konusu bağlamların daha net ortaya konulabilmesi maksadıyla antisemitizm kavramının etimolojik tahlilinin yapılması ve ardından da yapısal bir okumayla kronolojik olarak konunun değerlendirilmesi daha doğru bir yaklaşım olarak benimsenmiştir. Ayrıca ifade etmek gerekir ki konunun yapısı, teoloji temelinde interdisipliner bir bakış açısının tercih edilmesini zorunlu kılmaktadır. Hâkim olduğu şekliyle Yahudi aleyhtarı olmak şeklinde kısaca tanımlanan antisemitizmin, terimsel boyutunun kimi zaman çatışan kimi zamanda uzlaşan karmaşık ilişkiler ağına sahip olduğu düşünülmektedir. Bu kavramın ulaştığı anlam çerçevesinin son halinin kökenleriyle daha iyi anlaşılması, mezkûr bağlam çerçevesinde Yahudi-Hıristiyan-Müslüman ilişkilerini birlikte okumayı gerektirmektedir. Söz konusu kavramın etimolojik kökenlerine vukûfiyet için bir anlamda tarihin şahitliğine müracaat edilmelidir. Her şeyden önce kavram üretimi, dünyanın gündeminde söz sahibi olmak açısından önemlidir. Antisemitizm kavramına bakıldığında bunun, Batı düşüncesi tarafından üretildiği görülecektir. Bu kavram aslında, bu düşüncenin uzun bir geçmişten bugüne ilişkide olduğu ötekini tanımlama çabasının bir ürünüdür. Genellikle söz konusu öteki, bu düşünce için negatif bir imaja sahip olanı ifade etmektedir. Bu negatif imajın teşekkül süreci, tarihsel bağlamın değerlendirilmesinde görülecektir. Antisemitizm terimi, anti ön ekinin eklenmesiyle sâmi kökünden türetilen bir kavramdır. Asıl önemli olan da bu noktadır. Bir anlamda bu kökün tercihi, batı düşüncesinin dini, kültürel ve beşerî farklılıkları ifade ederken insanların geldikleri asılları dikkate aldığını göstermektedir. Sâmi kelimesi; Akadca, Babilce, Aramca, İbranca, Arapça vb. dilleri konuşan Ortadoğu halklarını ifade etmek maksadıyla şemsiye bir kavram olarak kullanılmaktadır. Yahudiler de sâmi kökenli oldukları için antisemitizm terimiyle sâmi kökene vurgu olmakla birlikte modern dönemlerde diğerleri, bu içerikten soyutlanmış ve bununla yalnızca Yahudi düşmanlığı kastedilir olmuştur. Halbuki bu terimin kök anlamının yanında tarihsel tecrübe de bu tezin aksini göstermektedir. Bu noktada dönüm noktası, Hz. Muhammed’in davetiyle İslam’ın hitama erdirilmesi sürecidir. Yüzyıl gibi kısa bir zamanda Müslümanların Hıristiyan aleminin kadim topraklarına kök salması, kalıcı bir şok dalgası oluşturmuştur. Yahudilik ile İslam’ın köklerindeki bazı ortak noktalar hem Yahudilerin hem de Müslümanların ortak düşman olarak Batı muhayyilesinde tasavvur edilmesini getirmiştir. Batı dünyasında Yahudiler dâhilî, Müslümanlar da hâricî ve ortak hareket eden düşmanlar olarak telakki edilmiştir. 1095-1291 yılları arasında gerçekleşen Haçlı Seferleri tecrübesi, bu algının en önemli tarihsel kanıtıdır. Dolayısıyla Hz. Muhammed sonrası dönemde antisemitizmin kökeninde Yahudi düşmanlığı olduğu kadar İslam aleyhtarlığı da ayrılmaz bir parça olarak bulunmaktadır.   Tarihsel sürece bakıldığında ilk olarak şunu söylemek gerekir: Her ne kadar antisemitizmin içeriği Hz. Musa ile başlayan kadim zamanlara değin gitse de bu kavramın içeriğinin şekillenmesinde Yunanlıların, Büyük İskender’le doğuyu işgal etmesi dönüm noktası olmuştur. Böylece iki köklü kültür olan Grek-Yahudi kültürleri arasında çetin bir mücadele başlamış, Grek mirasını devralan Roma düşüncesiyle antisemitizm kökleşmiş ve yeni bir dönüm noktasına gelinmiştir. Bidayetinde Yahudilikte bir reformasyon hareketi olarak başlayan Hristiyanlık, Pavlus eliyle pagan bir içerikle yorumlanarak dönüştürülmeye başlamış, Yahudi kökenli Hıristiyanlık ise ikinci Tapınağın yıkılması süreciyle inkıraza uğramış ve İmparator Konstantin’le ivme kazanan süreçte Yunan Hıristiyanlığı zaferini ilan etmiştir. Bu anlayışta, geçmişin antisemitik mirası daha ileri seviyeye taşınmış ve Yahudiler, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinin baş müsebbibi olarak algılanıp tanrı katili imajıyla damgalanmıştır. Ayrıca Aziz Augustine tarafından serimlenen tolerans doktrini ile Yahudiler, Tanrı’nın lütfuna yüz çeviren, bu nedenle seçilmiş millet olma hüviyetini kaybeden ve ibret vesikası olmak üzere yaşamalarına imkân verilen bir topluluk olarak algılanmıştır. Bu bakış açısı antisemitizmin, modern dönemlere kadar karakteristik yapısının kaynağı olmuştur.   Hz. Muhammed’le birlikte başlayan süreçte, Müslümanların güçlü bir medeniyet kurmaları nedeniyle daha rahat yaşam alanı bulan Yahudilerle birlikte Müslümanlar da antisemitizmin mağduru olmuşlardır. Bu vakıanın en ibretamiz örneği Haçlı Seferleri sürecidir. Bu seferler ile İspanya’daki Reconquista hareketi sonucunda Yahudilerin geniş kitleler halinde Hıristiyan aleminde de yaşamaya başlamalarıyla devam eden sonraki süreçte, antisemitik içerik, Batı düşüncesinde kronik bir boyuta ulaşmış, Yahudiler, her felâketin arkasındaki günah keçisi olarak damgalanarak ayrımcılığa, tefeciliğe ve gettolara mahkûm edilmiştir. Haçlı Seferleri’nin başarısızlığı sonucu Kilise’nin sorgulanması, Reformasyon ve Aydınlanma hareketlerine neden olmuştur. Her ne kadar bu sorgulamanın Yahudiler açısından pozitif bir gelişme olduğu düşünülse de Kilise’nin zulmünün kökenlerinde Yahudiliği görmekten kendisini soyutlayamamıştır. Genel itibariyle Yahudiler, yaşadıkları coğrafyanın değerlerini benimsedikleri ve Fransız ve Amerikan devrimlerinden sonra geleneksel milliyetçilikten çağdaş milliyetçiliğe geçiş sürecinde iktidarların işine yaradıkları sürece kabul görmüşlerdir. Bu bağlamda Yahudi Aydınlanması şeklinde tanımlanabilecek Haskala’nın etkisi de büyüktür. Her ne kadar dindar Yahudilik nezdinde eleştirilse de söz konusu geçiş sürecinde antisemitik algıdan Haskala da payını almış ve dünya savaşlarına neden olan gelişmelerde Yahudi vatanının kurulması ülküsüyle hareket eden Siyonizm’e evrilmiştir. Özellikle bu durumda Odessa vb. pogromlar ile Fransa’da casuslukla haksız yere suçlanan Albay Dreyfus olayının önemli bir yeri vardır. Zira bu olaylarla birlikte çok kültürlü yaşam umutları artık kaybedilmiştir. XX. yüzyılda, Avrupa’nın yaşadığı ağır travmaların günah keçisi olarak Yahudiler tekrar kabul edilmiş ve Hitler’le birlikte antisemitizm zirve yapmıştır. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan Holokost dehşeti II. Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte Batı kamuoyunda mahkûm edilmiş ve bir nevi‘ günah çıkarılmıştır. Ancak antisemitizmin mahkûm edilişi, tam anlamıyla gerçekleştirilememiş ve sorun, İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte söz konusu algının bir diğer mağduru olan Müslümanların kucağına itilmiştir. Kavramsal olarak antisemitizm, Yahudi aleyhtarlığı şeklinde tanımlanarak İslam düşmanlığından ayrıştırılmıştır. Bu düşmanlık için ise İslamofobi gibi terimler üretilmiş ve son üç yüzyıldır yaşadıkları buhran ve mağduriyetler de kullanılarak özelde Araplar, genelde Müslümanlar antisemitizmin yeni temsilcileri olarak ilan edilmişlerdir. Tarihsel bir mağduriyetin sonucu oluşan Siyonizm de küresel güçlerin desteğini alarak başka mağduriyetler meydana getirerek antisemitizmden sonuna kadar yararlanmıştır. 
Cilt 21 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 1181 - 1216
Mustafa Selim Yılmaz