Arama Sonucu: 26 Aranan: Bastard Feudalism
Türkiye’de 2000’li yılların ilk yarısı kadın hakları açısından önemli yasal reformlara tanıklık etmiştir. 2001 yılında 4721 sayılı yeni Medeni Kanun, 2004 yılında 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu kabul edilmiş, her iki yasada da daha önce bu kanunlarda yer alan cinsiyetçi düzenleme ve ifadeler kaldırılarak kadın hakları açısından önemli hukuki adımlar atılmıştır. Yine bu dönemde 2001 ve 2004 yıllarında Avrupa Birliği’ne uyum süreci kapsamında Anayasa’da yapılan değişikliklerle, anayasaya ilk defa kadın-erkek eşitliğine ilişkin ifadeler ve devlete de bu konuda pozitif ayrımcılık yapma yükümlülüğü getirilmiştir. Böylelikle bu dönem hem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) hem de yasal düzenlemelerin kadınlar lehine gerçekleşmesi amacıyla aktif bir kampanya yürüten kadın örgütlerinde kadın haklarına ilişkin canlı bir tartışmaya tanıklık etmiştir.Bu çalışmada kadın örgütlerinin kampanyalarında ve TBMM tartışmalarında şekillenen kadın hakları söylemi, Cumhuriyetin ilk yıllarında şekillenen Kemalist kadın hakları söylemiyle olan ilişkisi açısından analiz edilmeye çalışılmıştır. Çalışmada sonuç olarak, Kemalist kadın hakları söyleminin hem kadın örgütlerinin hem de milletvekillerinin söyleminde çeşitli şekillerde varlığını sürdürdüğü ancak feminist kadın hakları söyleminin de kendisine önemli bir alan açtığı görülmüştür. Kemalist söylem ağırlıklı olarak kadının çağdaş uygarlığın ve laikliğin simgesi olarak görülmesi ve “Türk kadınının” Kurtuluş Savaşı sırasındaki kahramanlıklarına yapılan atıflarla karşımıza çıkmaktadır. Bununla birlikte feminist kadın hakları söyleminin uluslararası anlaşmalara atıf yapan, pozitif ayrımcılığı vurgulayan ve kadını kendi varoluş serüveninin öznesi olarak gören boyutları da hem kadın hakları örgütlerinin kampanyalarında hem de TBMM tartışmalarında dile getirilmiştir.Bugünden geriye bakıldığında, yasa yapıcının ve hükümetlerin söylemindeki bu feminist açılımın bir istisna olduğu ve geçtiğimiz on yılda önemli bir daralma yaşadığı söylenebilir. Türkiye tarihinin en büyük boyutlarına ulaşan kadın hakları ihlalleri etrafında önemli bir söylemsel mücadele yaşanmaktadır. Bu durum, feminist kadın örgütleri, iktidar temsilcileri ve TBMM tartışmalarının bu söylemsel mücadelenin incelenebileceği ve yeni çalışmaların yapılabileceği alanlar olmaya devam ettiğini göstermektedir.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 185 - 208
İnan Özdemir Taştan
İnsan hakları kavramı 18. yüzyıldan itibaren hem ulusal hem de uluslararası alanda tartışılmaya, ulusal ve uluslararası hukuki metinlerde yer almaya başlasa da, bu hakların doğrudan hükümetlerin dış politika gündemlerine girmesi 20. yüzyılın son çeyreğidir. Günümüzde insan haklarına saygı nerdeyse tüm hükümetlerin programında yer alan bir ilke olmanın ötesinde, ulusal kimliğin bir değeri olarak da önem arz etmektedir. Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülke temel dış politika konularından biri olarak insan haklarını sayarken sadece bir faaliyet alanı belirlememekte, aynı zamanda “nasıl” bir devlet olduklarını da uluslararası topluma beyan etmektedir. Fakat sorunlu nokta bu beyanın pratiğe dökülmesidir. Uygulamada her bir devletin icrasındaki farklılık aslında bir değer olarak insan haklarının her biri tarafından nasıl farklı yorumlandığının da göstergesi olabilmektedir. Bu farklılığı ortaya çıkaran önemli ikilemlerden biri evrensellik/ kültürel görelilik ikilemidir. Bu makalede AKP’nin insan hakları algısının kültürel görelilik üzerinden şekillendiği iddia edilmektedir. Kültürel görelilik hem AKP’nin insan hakları algısının temelini oluşturmakta, hem AKP’yi Kemalist rejimden farklılaştırmakta, hem de AKP’nin “Yeni Türkiye”sinin inşasında temel sütunlardan biri olma iddiasıyla iç politikadan dış politikaya geniş bir alanda etkili olmaktadır. AKP’nin dava olarak tanımladığı “Yeni Türkiye”nin inşasında insan haklarının, ya da ne tür bir insan haklarının “yeni kimlik”in bir değeri olup olmadığı sorusu çalışmanın merkezindedir. Bu bağlamda devlet, ulusal kimlik, değerler ve dış politika arasındaki ilişki, AKP dış politikasında insan haklarının önemi ve rolü merkeze alınarak incelenecektir.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 5 - 28
Elçin Aktoprak
Amerika Birleşik Devletlerinde ülke düzeyinde uygulanan, tüm yönetsel düzeylerde geçerli, homojen bir yapılanma olmamakla birlikte, genel olarak kamu personel rejimi Taylorcu bir anlayışla düzenlenmiştir. Taylorcu personel rejimi, iş analizleri ve ayrıntılı görev tanımları üzerine inşa edilmiş sınıflandırma sistemine dayanır. Kamu çalışanlarının özlük hakları ve yürütecekleri görevleri, unvanlarının içinde bulunduğu hizmet sınıfı ve görev tanımları esasında belirlenir. Dolayısıyla sınıflandırma sistemi kamu çalışanının tüm iş yaşamını kuşatır. Sınıflandırma sistemi, özel sektör mantığıyla iş görme anlayışına dayanmakla birlikte işleyiş için zorunlu olan ayrıntılı düzenlemeler sendikalar için pazarlık zemini oluşturmuş ve zamanla sistemi statüter personel rejimine benzetmeye başlamıştır. Sınıflandırma siteminin kamu emek gücünün özel sektör mantığı ile düzenlenmesine engel olarak görülmesi sonucunda bazı eyaletlerde sınıflandırma sisteminden uzaklaşma ve esnek (at-will) istihdam modeline geçme eğilimi öne çıkmıştır. At-will istihdam biçiminde idare ya da personel karşılıklı olarak birbirlerine hiçbir yükümlülük altına girmezler. Kamu kurumu hiçbir gerekçe göstermeksizin her an çalışanının işine son verebilir. Aynı biçimde çalışan da hiçbir mazeret ileri sürmeksizin her zaman iş akdini sonlandırabilir. Çalışanın pozisyonu sınıflandırma sistemi içinde yer almaz. Her çalışan için ayrı performans ölçütleri geliştirilebilir. Önemli olan kamu hizmeti sunumunda “etkili” ve “verimli” olmayı sağlamaktır. Yaygınlaşan yeni eğilimle etkili hizmet sunumu ile kamu çalışanının statüsü arasında bağlantı kurulmaktadır. Bu çalışmada, ABD’nin özellikle güney eyaletlerinin kamu kurumlarında ağırlık kazanmaya başlayan esnek istihdam modeli tartışılmaya ve yeni modelin içeriği analiz edilmeye çalışılacaktır.
Cilt 40 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 43 - 66
Süha Oğuz Albayrak
Bu çalışma, Arap ayaklanmaları ertesinde Mısır ve Tunus’ta yaşanan demokratikleşme deneyimine ve Müslüman Kardeşler ile en-Nahda hareketinin bu süreçteki rollerine odaklanmaktadır. Arap ayaklanmalarının ilk aşamasında eski rejimlerin görece yumuşak bir şekilde tasfiye edildiği Mısır ve Tunus’ta gerçekleştirilen ilk demokratik seçimlerden Müslüman Kardeşler ve en-Nahda hareketi başarıyla çıkmışlardır. Fakat, süreç ilerledikçe en-Nahda Tunus siyasal sisteminin ‘yerleşik’ bir öznesi haline gelirken, Müslüman Kardeşler Mısır ordusu tarafından gerçekleştirilen darbeyle siyasal alandan tasfiye edilmiştir. Bu noktada, koalisyon ortağı olarak en-Nahda’nın görece yumuşak ve ılımlı bir geçiş zemininde hareket ettiği, Müslüman Kardeşler’in ise siyasal alanda herhangi bir sivil denge unsurunun yokluğundan dolayı daha radikal bir politika hattında ilerleyerek Mısır toplumunu kutuplaştırdığı söylenebilir. Fakat sözkonusu çalışma, iki ülkedeki İslami hareketlerin demokrasiye geçiş süreçlerindeki farklı politik tutumlarını, karşılaştırmalı tarihsel bir perspektifle analiz edebilmek amacıyla kaleme alınmıştır. Aslında, bu çalışmanın ana eksenini, post-kolonyal dönemde Mısır ve Tunus’ta ortaya çıkan ve kurumsallaşan siyasal iktidarların/rejimlerin benzerliği oluşturmaktadır. Siyasal iktidarların örgütleniş tarzlarındaki benzerliklerin yanı sıra, genelde her iki ülkedeki muhalif örgütlenmeler ve özelde İslami hareketler de benzerlik göstermektedirler. Bu çalışmaya ilham veren temel soru ise, belirgin tarihsel ve sosyo-ekonomik benzerliklerine rağmen Arap isyanları ertesinde Mısır ve Tunus’taki demokratikleşme süreçlerinin/deneyimlerinin neden farklılaştığıdır. Yani, en-Nahda hareketi Tunus siyasal sistemine dahil olurken, Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünün rejim tarafından neden tasfiye edildiğidir. Bu sorudan hareketle, tarihsel olarak benzer çizgide kurumsallaşan ve dönüşen Tunus ve Mısır rejimlerinin Arap isyanları sonrasında demokratikleşme süreçlerindeki refleks farklılığının nedenlerini ve İslami hareketlerle ilişkisini ortaya koyabilmek bu çalışmanın ana amacını oluşturmaktadır. Söz konusufarklılığı ortaya koyabilmek için, İslamiyet’i bölge ülkelerinin demokratikleşmelerinin önündeki en büyük engel olarak gören ana akım literatürün kültürel özcülüğü yerine, Mısır ve Tunus’taki demokratikleşme süreçlerinin İslami hareketlerle ilişkisini her iki ülkenin kendi tarihsel deneyimleri ve özgünlükleri bağlamında karşılaştırmalı bir perspektifle ele almak daha anlamlı olacaktır. Bu noktada, söz konusu çalışmanın üç temel argüman etrafında şekillendiğinin altını çizmek gerekmektedir. Birinci argüman, 1950’lerden Arap isyanlarına kadarki süreçte, Tunus’ta muhalefetin ve sendikal hareketin siyasal sistem içinde bir denge unsuru olarak Mısır’a oranla görece daha güçlü bir şekilde kurumsallaşmış olduğudur. İkincisi, Mısır ve Tunus’ta post-kolonyal dönemde kurumsallaşan rejimlerin tarihsel olarak kendi ordularıyla kurdukları ilişkinin farklılığının iki ülkedeki darbe ve sivil yönetim süreçlerini ve biçimlerini belirlediğidir. Sonuncu argüman ise, Mısır’da siyasal İslam’ın ekonomik, siyasal ve toplumsal açıdan Tunus’tan çok daha güçlü bir biçimde politik alanı massetme kabiliyetine sahip olmasının iki ülkedeki demokratikleşme deneyiminin rotasını derinden belirlediği ve farklılaştırdığıdır.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 29 - 56
Özge Özkoç
Neoliberal politikalar, yol açtığı toplumsal tepkiler ve ekonomik krizlerle çeşitli ülkelerde sorgulanırken, karşısında post-neoliberalizm adıyla bir kamu politikası belirdi. Post-neoliberalizm yaşanan yapısal dönüşümü kısmen durduran, kısmen tersine çeviren, kısmen de koruyan özellikleriyle tartışılıyor. Bu çalışma, post-neoliberalizm ile neoliberalizm arasındaki süreklilik ve kopuş ilişkisini saptamayı amaçlamaktadır. Neoliberalizmin dayandığı sınırları saptayabilmek için başlangıç noktasına dönmek, neoliberalizm öncesi ile neoliberalizm arasındaki sürelilik ve kopuş ilişkisine bakmak gerekir. Liberalizm tarihte neden yenilenme ihtiyacı duymuştur? Öncelikle neoliberal dönemi önceleyen ve liberalizmden siyasal bir kopuşu ifade eden teorik çerçeveyebakılmalıdır. 20. yüzyıla damga vuran kamu politikaları, sosyalizme geçişin temel aracı olarak üretimi merkezileştiren ve entegre eden kamulaştırma ve planlamadır. Refah devleti ve kalkınmacı devlet, bu politikaların kapitalist ülkelerdeki etkisiyle doğmuştur. Kapitalist ülkelerde neoliberalizme geçişi somut olarak sanayi politikasının gelişiminde görmek mümkündür. Neoliberal politikaları ortaya çıkartan koşullar sanayi politikasının tıkandığı noktalarda berraklaşmaktadır. Sanayi, finansal sermayenin egemenliği altına girmektedir. Yeni sanayileşen ülkelerin bağımsız gelişim arayışları sanayi politikasında zaman zaman kamulaştırma ve planlamayı içermiş olsa da esas olarak ithal ikameciliğe dayalı devlet korumacılığından ibaret kalmıştır. 20. yüzyılın son çeyreğinde ithal ikameci sanayi politikası krize girince liberalizme ortodoks bir çizgide dönüldü. Neoliberal söylem, korumacılıkla birlikte her tür devlet müdahaleciliğini ve hatta sanayi politikası kavramının kendisini reddediyordu. Gerçekte ise politikasızlık görüntüsü altında özelleştirme ve piyasayı serbestleştirme politikaları izlendi. Fakat zaman içinde neoliberal politikaların doğurduğu piyasa başarısızlıkları krizi derinleştirdi. Washington Uzlaşması adı altında toplanan ortodoks neoliberal reçeteye getirilen eleştiriler, sanayi politikasını geri çağıran ve devleti rekabet ilişkilerini düzenlemek üzere göreve davet eden bir yazın doğurmuştur. Son on yıldan beri tartışılmakta olan post-neoliberal politikalar bu çerçevede ortaya çıkmaktadır. Neoliberalizm eleştirisi, liberalizmi siyasal olarak reddeden neoliberalizm öncesi dönemin kamulaştırma ve planlama politikalarını yadsımaktadır. Washington Uzlaşması karşısına çıkarılan Post-Washington Uzlaşması, ikinci kuşak reformlar olarak bilinen düzenleyici devletin önlemleriyle rekabet edebilirliğin korunmasını ve bunun doğurduğu toplumsal çelişkileri sürdürülebilir kılacak şekilde sosyal işlevler üstlenilmesini içermektedir. Ortodoks neoliberal politikalara beliren toplumsal tepkiler ve 2007-2008 krizine bağlı alternatif politika arayışları bu post-neoliberal gündemde buluşmaktadır. Latin Amerika’da Yeni Sol iktidarların kurulduğu ülkeler, post-neoliberal kamu politikalarının ana uygulama alanıdır. Uygulama örneklerine dayalı tartışma, neoliberalizmin kendi içinde yaşadığı çeşitlenmeyi ortaya çıkarmaktadır. Bu çeşitlilik post-neoliberalizmin neoliberalizmi yeniden ürettiği boyutları görünür kılmaktadır. Yoksullukla mücadele, katılım, özerklik gibi kavramlara dayanarak rekabetçilik sosyal bir içerikle donatılarak pekiştirilmektedir. Sonuç olarak bir kamu politikası olarak post-neoliberalizm, neoliberalizmle bir kopuş yaşamadığı gibi onu restore etmeyi amaçlamaktadır.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 209 - 236
Ali Somel
CHP siyasal hayatımızda çok yer kaplayan bir siyasal oluşum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran parti olması bir yana CHP, Osmanlı-Türkiye Tarihi’nde halk kitlelerini örgütleyerek popüler siyaset zemininde boy gösteren ilk ve en eski siyasal harekettir. Bu anlamda bir siyasal gelenek olarak İttihat ve Terakki’den beri Türkiye’nin hem resmi, hem gayrı resmi hem de hem popüler siyaset geçmişinin demirbaş bir unsurudur. CHP’nin, Türkiye tarihindeki bu özel yeri, onun geçmişten beri birçok güncel ve siyasal tartışmaya konu olmasına yol açmıştır. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, Siyaseten CHP’ye rakip olan her siyasi parti, kendi varlığını meşrulaştırmak için CHP ile hesaplaşmak ve kendisini siyaseten ona karşı konumlandırmak durumunda kalmıştır. Bunu İkinci Meşrutiyet’ten beri ortaya çıkan legal ve illegal neredeyse tüm siyasi oluşumlar için söylemek mümkündür. Bu durum, bugün dahi Türkiye’de popüler siyasetin temel dinamiklerinden biridir. Bu yüzden de CHP, Tek Parti Dönemi icraatlarından, askeri darbeler konusundaki tavrına, kendisine biçtiği ortanın solu ya da sosyal demokrasi misyonundan, Kürt Sorunu konusunda aldığı farklı tutumlara özellikle de 1990lar sonrasında siyasal İslam’ın yükselişi karşısında büründüğü laiklik odaklı siyasete kadar birçok kritik konuda çok uzun yıllardır tek başına iktidar olmasa da her zaman eleştirilerin odağında yer almıştır.Dolayısıyla, ilgili akademik ve güncel literatürde CHP ile ilgili farklı konulara odaklanan birçok tartışma mevcuttur. Ancak son yıllarda özellikle de Siyasal İslam’ın yükselişi, 28 Şubat Süreci ve sonrasında AKP’nin iktidara gelişinden beri siyasal iktidar bloğu ve sivil destekçileri tarafından CHP ile ilgili eleştirilerde öne çıkarılan baskın tema, CHP’nin din konusundaki siyasetidir. Buna göre CHP veya “CHP zihniyeti”, genellikle sağ kanat siyasetçiler, siyasal İslamcı parti, grup, cemaat ve oluşumlar tarafından sürekli din karşıtı siyaset yapmakla; kısmen dinsizlikle ve dindarlara zulüm uygulamakla itham edilmektedir. Öte yandan, dine ilişkin olanları da dâhil olmak üzere CHP’nin resmi parti politikalarına ilişkin birçok araştırma ve inceleme yapılmış olmasına rağmen partinin, resmi politikaları dışında seçmenlerinin din hakkında ne düşündüğüne ve dini nasıl yaşadığına ilişkin henüz kayda değer bir çalışma yapılmamıştır. İşte bu makale, Türkiye’yi  temsil eden kapsamlı bir din sosyolojisi araştırmasının nicel verilerini kullanarak sıradan CHP seçmeninin din algısı ve pratiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 57 - 86
Kurtuluş Cengiz
19. yüzyıl ilerleme düşüncesi üzerine yükselen kalkınma söylem ve pratikleri, “azgelişmiş toplumlar”ın gerekli müdahalelerle geliş(tiril)erek belirlenmiş hedeflere ulaşabilmeleri anlayışına dayanır. Neredeyse tüm toplum kesimleri tarafından “ortak yarar” sağladığı gerekçesiyle kabul gören kalkınma hedefleri ise, sermaye birikim dinamikleri çerçevesinde değişen ekonomik ve toplumsal koşullara göre şekillenmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde büyük oranda ekonomik büyüme ile özdeşleştirilen kalkınma, neo-liberal politikaların yükselişe geçtiği 1990’lı yıllarda terkedilen bir kavram gibi görünse de yeniden kabul edilebilir bir içeriğe kavuşturulmuştur. Son yıllarda kalkınma, “sürdürülebilirlik” ve “insani gelişme” kavramlarıyla birlikte anılmakta ve eğitimle ilişkisi bu eksende kurulmaktadır. Kalkınmaya yüklenen anlam tarihsel dönemlere göre değişimler göstermekle birlikte, kalkınma ve eğitim arasında her dönemde güçlü bir bağ kurulmuş, gelişmekte olan bir ülkenin modern bir toplum yapısına kavuşmasında ve ekonomik olarak kalkınmasında eğitim temel bir mekanizma olarak düşünülmüştür. Türkiye’de de, cumhuriyetin kuruluşundan beri eğitim ve kalkınma arasında çok sıkı bir ilişki kurulmuş ve modernleşme sürecinde eğitimin önemli bir işlev gördüğü vurgulanmıştır. Eğitime yüklenen işlev ve eğitimden beklentiler tanımlanan kalkınma hedeflerine göre değişirken, eğitim ve kalkınma ilişkisi de yeniden biçimlenmiştir. Bu çalışmanın amacı, kalkınmanın anlam, hedef ve stratejilerinde yaşanan değişim ekseninde eğitim ve kalkınma ilişkisine dair bir çözümleme yapmaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle teoride ve pratikte kalkınma yaklaşımı üzerinde durularak tarihsel süreçte geçirdiği değişimlere odaklanılmış, sonrasında ise değişen kalkınma söylem ve pratiklerinden hareketle eğitim-kalkınma ilişkisi tartışmaya açılarak kalkınmada eğitime yüklenen işlev eleştirel bir çözümlemeye tabi tutulmuştur. Böylece sorgulanmaksızın ortak yararı ifade eden bir kavram olarak kullanılan kalkınma ve bu süreçte önemli bir işlev gördüğü düşünülen eğitim ilişkisinin nasıl biçimlendiği ve dönemsel olarak nasıl değiştiği kuramsal ve tarihsel bir analizle ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Son olarak Türkiye’nin kalkınma hedef ve stratejilerini tanımlayan temel metinler olarak kabul edebileceğimiz kalkınma planları bağlamında eğitim ve kalkınma ilişkisinin gelişimi, tarihsel süreçte geçirdiği dönüşümler yapılan tartışmalar ekseninde değerlendirilmiştir.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 11 - 142
Halil Buyruk
Bu çalışma, Hannah Arendt’in “eşitlik ve otorite” kavramlarının bağdaştırılması gereğine dair vurgusundan hareketle, öncelikle düşünürün bu iki kavrama nasıl yaklaştığını anlamaya odaklanıyor. Eşitliği Antik Yunan polis’inden ve otoriteyi Roma’dan türettiği saptamasıyla Arendt’in politikayı nasıl anlamlandırdığına dair bir fikre ulaşıldıktan sonra, bu çerçeveye Jacques Rancière’den türetilebilecek eleştiriler değerlendiriliyor. Rancière’den çıkarsanabilecek eleştirilere bir yanıt arayışıyla Arendt’in modern devrimler üzerine değerlendirmesine ve politik ‘eylem’e atfettiği kurucu kapasiteye dönülüyor. Çalışma, Arendt’in giriştiği ‘eşitlik ile otoriteyi bağdaştırma’ çabasının beraberinde getirdiği sorunlara ve taşıdığı vaade dikkati çekerek sonlanıyor.Bu bağlamda çalışmanın temel argümanı şöyle özetlenebilir: Eşitlik ile otoriteyi bağdaştırma sorusu, Arendt’in düşüncesinde, politikanın iki momentinin, kuruluşu ve kuruluşu korumanın bir türevi olarak ilk anda göründüğünden daha merkezi bir rol oynar. Arendt, kurucu eylemden vazgeçmediği gibi kurucu momentin aşkın bir referansa dönüşmesine de mahal vermemek ister; politikayı olumsal karakteriyle ve ‘hakikat’ ya da ‘egemenlik’ olarak adlandırılabilecek herhangi bir mutlaktan bağımsızlaştırarak düşünmek ister. Ne var ki politikanın varlık koşulu olarak kurucu ‘ilke’nin korunmasının zorunluluğunu da tespit edişi, Arendt’in politikaya atfettiği yenilik ve olumsallık nitelikleri ile kaçınılmaz olarak gerilim yaratır. Rancière’e başvuru, hem bu gerilimi saptayabilmede hem Arendt’e yöneltilebilecek kimi diğer eleştirileri türetmede yardımcıdır. Fakat aynı zamanda Arendt’in kurucu eylemden vazgeçmeme ısrarından hareketle Rancière’i de yeniden düşünmek gerekir. Bu iki düşünürü birlikte değerlendirmek, eşitliği kurucu ilkenin kendisine karşılık gelecek şekilde düşünmenin olanağını araştırma ihtiyacının da altını çizer.
Cilt 40 , Sayı 3 , Oca 2016 , Sayfalar 87 - 114
Duygu Türk
Pablo Picasso’nun 1937 tarihli meşhur tablosu Guernica, neredeyse Paris’te sergilendiği ilk andan itibaren sanat tarihinin en etkileyici savaş eleştirilerinden biri, hatta en önde geleni olarak nitelendirilmiştir: O adeta bir yirminci yüzyıl ikonudur; kimsenin ilgisiz kalamayacağı bir zulüm anını kayda geçiren savaş karşıtı bir anıt! Fakat Guernica’da tanık olduğumuz şey, yalnızca zulmün çarpıcı bir temsilinden mi ibarettir? Picasso’nun savaşa yönelik eleştirisinin mahiyeti, savaşın sebep olduğu ıstırap ve yıkımın korkunçluğunu göstermekle mi sınırlıdır? Üzerinden atlanmaması gereken bir başka soru ise şu olmalıdır: Picasso’nun savaş eleştirisi, nihayetinde bir tür pasifizme cevaz veren muğlak bir şiddet eleştirisi midir? Yoksa şiddetle aslında pek de bir derdi olmadığını gayet iyi bildiğimiz Picasso, savaşa has şiddetin karşısına, hiçbir şekilde araçsallaştırılamaz ve temellük edilemez bir başka şiddeti mi çıkarmak istemektedir? Ve eğer öyleyse, bunu neden insan ile hayvan (lakin insanın dışındaki değil, içindeki öteki olarak hayvan) arasındaki gerilimin, yani insanı tam da kendi içerisinden yaran ve kateden bu kadim kurucu gerilimin ortasına yerleştirmek istemiş olabilir? Guernica hakkında genellikle yapılan şeyden uzaklaşıldığında, yani ikonografik çözümleme usulü ikincilleştirildiğinde görülecektir ki, insan tinselliğinin zulmün baskısı altında trajik bir şekilde yitirilişini gösteren bu sahnede, tablonun bütün gerilimi, insani bir jest ile hayvani bir jest arasındaki yarıkta birikmektedir. Tablo hakkında sahip olunan hakim kanaatin aksine, bu çalışmanın iddiası şudur ki, Guernica’da esas olan şey, zulmün tasviri değildir: Gerçekte Picasso, uygarlığın kendi üzerine dönmüş zulmünden (yani savaştan) duyduğu tiksintiyi, bu zulmün sebep olduğu insanlık halinden çıkışsızlıkla müphem bir temas içerisinde resmetmiştir. Bir çıkış yoktur, üstelik buradaki zulümden türetilebilecek ne bir mağduriyet ethosu, ne vicdan muhasebesine yönelten ilksel bir suçluluk, ne de bir kurban veya feda kültürü söz konusudur. Çıkış yoktur, çünkü tinin alçalışıyla birlikte ortaya çıkan şey, aynı tinselliğin kendi mutlak ötekisi olarak kurup dışladığı hayvandan başkası değildir. Tam da bu yüzden, Guernica’yı seyreden bizlerin dikkati, zulmün müstehcen görselliği tarafından kapılmışken, tabloda gerçekten zulüm görenlerin meyli, dehşetin dışında/kıyısında duran bir başka figüre yönelmiştir: Boğa. Zira boğa, yalnızca savaşa son verecek olan şiddetin sahibi değildir, aynı zamanda bildiğimiz insanlığın sonundan ve bildiğimiz tinselliğin kaybından sonra, insanı ve hayvanı yeniden düşünmeye davet eden şeydir. Nitekim bu çalışma da, Guernica’nın işaretlerini takip ederek, insan, hayvan ve şiddet arasındaki ilişkinin izini sürmeye çalışmaktadır.
Cilt 40 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 237 - 278
Özkan Agtaş
Fernand Braudel’in analizlerinde “piyasa ekonomisi” ve “gerçek kapitalizm” adı altında iki kavram bulunmaktadır. Gerçek kapitalizm, piyasa ekonomisinin arz talep yasaları, rekabetçi piyasalar gibi araçları ile analiz edilmeye uygun değildir. Piyasa ekonomisinin üzerinde, saydam olmayan ve büyük yırtıcıların dolaştığı bu alanı, piyasa karşıtı olarak tanımlar. Smith merkantil sistem eleştirisi ile bir anlamda bu alanı keşfetmiş ancak keşfinin sonuçlarını yeterince analiz etmemiştir. Merkantil sistem eleştirisi bir anlamda adı konmamış “gerçek kapitalizm” eleştirisidir. Rekabet sürecinin doğal ücret, doğal kâr ile sonuçlanmasına benzer biçimde adeta ‘doğal ölçek’ büyüklüğü ile sonuçlanmaktadır. Bunun sonucu olarak, sermayenin temerküzü ön plana çıkmamakta ve rekabet sürecinin sekteye uğramadan devam edeceği kurgulanmaktadır. Merkantil sistemde doğal sürecin sekteye uğramasını kendisinin deyimiyle tüccar ve manüfaktürcüler (sermaye) ile siyaset arasında kurulan işbirliğinden kaynaklandığı düşüncesindedir. Bu nedenle iktisadi alana kendi dışından bir müdahale, bir sapma olarak incelenir. Sermayenin doğasına yönelik sınırlamalardan kaynaklanan bu sonuç sadece merkantil sistem eleştirisinin bu yönünü sakatlamakla kalmaz. İktisadi alan, siyasi alan ya da sivil toplum devlet ilişkisi konusunda geliştirmeye çalıştığı ikilikleri de zayıf bir sermaye tanımı temelinde yükselmesine neden olur. Bunlardan birisi sermaye ve güç arasındaki ilişkinin ele alış biçimidir. Merkantil sistemde, gücün iktisadi olanla birlikte değerlendirilmesi eleştirilir ve aşılması gereken bir durum olarak incelenir. Merkantil sistemin ortadan kalkması ile ortadan kalkacağı düşünülür. Ticari topluma yönelik iyimserlik ortadan kalkmasının nedenlerinden biri olarak ortaya çıkar. Smith merkantil sistem eleştirisinde bir anlamda atı arabanın arkasına bağlar. Sermayenin doğasına ve “piyasa ekonomisi”nin rekabetçi yapısına aykırı olarak var olan “gerçek kapitalizm”e yönelik çıkarımlar yapmak yerine, onu hipotetik olarak kurguladığı “ticari sistem”den sapma olarak değerlendirir.
Cilt 40 , Sayı 4 , Oca 2016 , Sayfalar 1 - 30
Mustafa Öziş
Sosyal bilimlerin uluslararasılaşmasına bir Güney bakış açısı sunan bu makale, ilk önce Güney’e yönelik kavramsal yaklaşımları ele almaktadır. Güney’i, tipik bir Kuzey-Güney ikileminin ötesine geçerek ve Güney’in dünya ölçeğinde bir sosyal bilim anlayışını yaratmadaki rolüne odaklanarak anlamaya çalışmaktadır. Bunu takiben, sosyal bilimlerin ve özellikle sosyolojinin Güney’de yükselişine atıf yapan radikal tasavvurlara değinmektedir. Burada, Jean ve John. L. Comaroff’un “Avro-Amerika’nın hızlı bir şekilde Afrika’ya doğru evrilmesi” ve Michael Burawoy’un “Amerikan Sosyolojisi’ni Güney Afrikalılaştırmak” biçiminde ifadesini bulan radikal söylemlerinin üzerinde durulmaktadır. Bir sonraki bölümde makalenin odak noktası olan Güney Sosyolojisi, Jean ve John. L. Comaroff, Raewyn Connell ve Michael Burawoy’un çalışmalarını inceleyerek ele alınmaktadır. Bu bölümde altı çizilen ve tartışılan başlıca konular şunlardır: Güney’den teoriye yapılan çağrı, dünya sosyolojisinde Kuzey ve Güney arasındaki hegemonik ilişki ve bunun eleştirisi, dünya sosyoloji tarihinin mitik yazımını aşma ve Connell’ın sunduğu alternatif bir tarih anlayışı, Güney Afrika Sosyolojisi ve Burawoy’un “sosyolojik ve siyasi tasavvurun diyalektiktiği yaklaşımı, Burawoy’un Güney ‘İçinde’ Sosyoloji, ‘Güney’in Sosyolojisi ve Güney ‘İçin’ Sosyoloji ayrımı. Güney Afrika Sosyolojisi’ni de tanıtma çabasında olan bu çalışma, Türkiye Sosyolojisi’nde bazı sorun alanlarını belirlemeyi ve Güney Sosyolojisi’nin Türkiye Sosyolojisi için ne anlam ifade edebileceğini tartışmaya açmayı amaçlamaktadır. Bu tartışmada, Kuzey’e teorik, metodolojik, epistemolojik ve kurumsal bağımlılık, yerelle sosyal bilimcinin ilişkisi, araştırma gündemleri, akademiközgürlük, sosyoloji eğitimi ve kurumsal gelişimi konuları üzerinde durulmaktadır. Bu makalede ayrıca, dünya sosyolojisindeki hegemonik ilişkiyi kırma potansiyeli taşıyan Güney Sosyolojisi’ne ve Güney’de teoriye yapılan çağrıya Türkiye’den kulak verilmesinin, Türkiye sosyolojisi ve sosyal biliminin geleceği açısından önemli imkanlar sunabileceği öne sürülmektedir. Bu anlamda yazar, Güney Sosyolojisi’ne bakışta öne çıkan “Güney’den ya da Çevre’den öğrenme” ve dünya ölçeğinde “karşılıklı öğrenme”nin önemini vurgulamaktadır. Türkiye’de sosyologların ve sosyal bilimcilerin Güney’deki toplumları, bu toplumların sosyal bilimini ve sosyal bilimcilerini, bilimsel yayınlarını, bu toplumlardaki araştırma gündemlerini ve araştırma yöntemlerini ne kadar tanıdığını ve tanıttığını sorunsallaştıran yazar, “Güney hattında öğrenme”yi bir öneri olarak sunmakta ve bunun Türkiye gibi toplumlarda sosyoloji ve genel anlamda sosyal bilimlerin gelişimi açısından öncelik ve aciliyet arzettiğini düşünmektedir. Son olarak, “Güney hattınca öğrenme”nin nasıl mümkün kılınabileceği ve Türkiye sosyal bilimleri ve bilimcilerinin bunun içerisinde nasıl yer alabileceğini tartışan yazar, bunun Türkiye Sosyolojisi ve sosyal bilimine katkı sunabileceğini ileri sürmektedir. Türkiye Sosyolojisi’ndeki sorun alanlarını belirlemenin yanında, bir vizyon yaratma çabasınada ihtiyaç olduğunu vurgulayan yazar, bu makalede sunulan öneriye eleştirilerin, buna yönelik ve bunu aşan tartışmaların gelişmesine önem vermektedir.
Cilt 40 , Sayı 4 , Oca 2016 , Sayfalar 113 - 148
Ercüment Çelik
Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan sonra artan bir biçimde ekonomik büyümede inşaat sektörüne öncü bir rol biçilmektedir. Bu durum sadece Türkiye ve İstanbul’a özgü değildir. Sermaye birikimi içine girdiği darboğazı aşmak için artan oranda mekânsal yatırımlara ve mekânın yeniden üretimine yüklenmektedir. Bunun, dünya ekonomisinin içinde bulunduğu kriz ve bununla bağlantılı olarak yaşanan finansallaşma süreçleri ile çok yakın ilişkisi olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada inşaat odaklı birikim, söz konusu teorik temellerinden çok, İstanbul özelinde ve inşaat sektörünün büyük bir kısmını oluşturan konut yatırımları çerçevesinde tartışılmaya çalışılmıştır. Makalenin amacı, bu alanda çalışanlar için bir muamma olan veri eksikliği nedeniyle önem kazanan İstanbul’da konut stoku ile ilgili tahminlerde bulunmak ve bu tahminlere dayanarak sıkça kullanılan konut açığı ve konut fazlası gibi kavramların sınıfsal boyutunu İstanbul örneği üzerinden ortaya koymaktır.
Cilt 40 , Sayı 4 , Oca 2016 , Sayfalar 91 - 112
Semra Purkis
Bu çalışma işgücü istatistiklerindeki nüfus sınıflandırmasını Marx’ın yedek işgücü ordusu ve nispi artı nüfus yaklaşımıyla yeniden ele almaktadır. İstatistiklerde bir kişinin istihdamda, işsiz ya da işgücünün dışında sayıldığı mevcut yaklaşım yerine; işgücü piyasası, kapitalist üretim biçiminin şekillendirdiği nüfus kategorileri üzerinden tanımlanmaktadır. Buna göre nüfus; üretim/geçim araçlarına sahip olanlar, aktif işgücü ordusu ve yedek işgücü ordusunu oluşturan nispi artı nüfus şeklinde üç temel kategoriye ayrılmakta ve nispi artı nüfusun akıcı, durgun, saklı ve yoksul biçimleri mevcut kategoriler üzerinden belirlenmektedir. Çalışmada ILO’nun işgücü çerçevesi yaklaşımı ile tanımladığı istihdam, işsiz, işgücüne marjinal bağlı gibi kavramlar ve bunların alt kategorileri baz alınarak farklı nispi artı nüfus ve yedek işgücü ordusu biçimlerine hangilerinin karşılık gelebileceği incelenmekte ve istatistiklerdeki işgücü yaklaşımı yeniden değerlendirilerek farklı bir sınıflandırmaya ulaşılmaktadır. Nüfusun bu yaklaşımla yeniden sınıflandırılması doğrultusunda yedek işgücü ordusu ve nispi artı nüfusun resmî işgücü istatistikleri üzerinden belirlenmesi ve çoğunlukla soyut ve kuramsal bir çerçevede kullanılan bu kavramların somutlaştırılması amaçlanmaktadır. Bu yaklaşım, resmî işgücü istatistiklerinin kapitalist üretim ve emek sürecinin somut bir göstergesi olarak yorumlanabilmesi açısından önem arz etmekte ve farklı bir soyutlama düzeyinde, bu istatistiklere ait verilerin, üretim ve mülkiyet ilişkilerine dayalı bir toplum için açıklayıcı hale gelmesini sağlamaktadır. Çalışmanın bu şekilde özellikle nicel çalışmalarda yedek işgücü ordusu ve nispi artı nüfus için kullanılan resmî işsizlik oranları yerine farklı bir ölçütün geliştirilmesine temel oluşturabileceği ve bu alandaki literatüre katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Bu doğrultuda ilk bölümde modern işgücü istatistiklerindeki mevcut sınıflandırma yöntemi açıklanmakta, bu istatistiklere ait kavram ve kategoriler tanımlanmaktadır. İkinci bölümde istatistiklerin gelişimi işsizlik yaklaşımının tarihsel ve kuramsal olarak nasıl değiştiği üzerinden incelenmektedir. Üçüncü bölümde nispi artı nüfus ve yedek işgücü ordusu kavramları kuramsal bir çerçevede ele alınmakta ve farklı biçimleri tanımlanmaktadır. Son olarak nüfusun, nispi artı nüfus ve yedek işgücü ordusu yaklaşımına göre yeniden nasıl sınıflandırılabileceği ve farklı nispi artı nüfus biçimlerine hangi işgücü kategorilerinin karşılık gelebileceği tartışılmaktadır.
Cilt 40 , Sayı 4 , Oca 2016 , Sayfalar 31 - 68
Senem Oğuz
Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidara geldiği 2002 yılından günümüze kadar ekonomi, siyaset ve toplumsal yaşam başta olmak üzere birçok alanda büyük ve önemli reform hamlelerine sahne olmuştur. Bu reform hamlelerinin en önemli alanlarından biri hiç kuşkusuz kamu yönetimidir. İktidarının ilk günlerinden itibaren geleneksel olarak kabul edilen kamu yönetimi anlayışından kurtularak yeni kamu yönetimi anlayışına dayalı bir yapının kurulması, temel amaçlar arasına alınmakta ve bu sürecin sonucunda kamu yönetiminin hantal ve bürokratik yapısından kurtulacağı iddia edilmektedir. Böylece bir anlamda meşruiyetini kaybettiği iddia edilen devlet yönetimine kamu yönetimi reformu aracılığıyla tekrardan güven sağlanacaktır. AKP’nin iktidara gelmesinin en önemli amaçlarından biri olarak görülen kamu yönetimi reformu, merkezi yönetimden yerel yönetimlere kadar birçok alanı kucaklamakta ve devlet, bir anlamda yeniden yapılandırılmaktadır. Türkiye’de kamu yönetimi reformu Cumhuriyet’in ilk günlerinden itibaren her zaman en önemli konulardan biri olmuş ve kamu yönetimi değişen ekonomik ve toplumsal koşullara göre yeniden biçimlendirilmiştir. Ancak şu büyük bir gerçektir ki hiçbir dönem kamu yönetimi reformu açısından AKP iktidarı süresince yaşanan büyük adımlara sahne olmamıştır. Bu nedenle kamu yönetimi özelinde söz konusu partiye atfedilen “reformlar iktidarı” adlandırması bu yönüyle büyük bir haklılık payı taşımaktadır. AKP iktidarı döneminde kamu yönetimi açısından reformların hem hız hem sayı olarak büyük bir artış göstermesi dışında, ele alınması gereken en önemli özelliği, reformların niteliğine ilişkindir. On dört yıllık zaman zarfında kamu yönetimi alanında gerçekleşen reform hamleleri aynı niteliği sergilememektedir. 2002-2011 yılları arasında gerçekleşen reformlarda Avrupa Birliği’nin itici gücüyle yerelleşme özelliği ön plana çıkarken; 2008 yılıyla başlayıp 2011 yılıyla birlikte somutlaşan kamu yönetimi reformlarında ekonomik ve siyasi nedenlerle merkezileşme eğiliminin arttığı gözlemlenmektedir. Bu çalışmanın konusunu AKP iktidarı döneminde gerçekleşen kamu yönetimi reformlarının yerelleşme ve merkezileşme uygulamaları çerçevesinde nasıl bir seyir izlediği oluşturmaktadır. Bu çerçevede 2011 yılıyla birlikte siyasi ve ekonomik nedenler altında hızlı bir merkezileşme sürecine girildiği ancak bu merkezileşmenin yönetsel değil, siyasi bir karakter sergilemesinden dolayı yeni bir tür oluşturduğu iddia edilmektedir.
Cilt 40 , Sayı 3 , Oca 2016 , Sayfalar 159 - 180
Barış Övgün
Dünyaya ait olan ve geçmişten beri insanlığın en temel ortak paydalarından birini oluşturan iktisadi faaliyet hem dengesiz hem de kesikli olarak yeryüzüne yayılmıştır. Kaynaklar ve nüfus da aynı şekilde herhangi bir denge ya da pürüzsüz işleyen bir süreç gözetmeksizin yeryüzüne dağılmıştır. Yeryüzünün bazı bölümlerinde üretim ve tüketim odaklanmaları görülürken bu süreç yoğunlaşmalar, kümelenmeler ve çeşitlenmeler gibi birbirlerinden farklı mekânsal süreçlere sahne olmuştur. Bu durum ister istemez mekânsal özgünlükleri ortaya çıkarmış, bilimsel araştırmalarda bu özgünlüklerin dikkate alınmasının önemini artırmıştır.Bu çalışmanın amacı birbirinden zaman içinde farklılaşmış iktisadi gelenekleri mekânı analiz etme biçimleri dolayımıyla karşılaştırmaktır. Klasik politik iktisat mekânı ulaşım, yer seçimi, rant vb. kavramlar çerçevesinde analiz ederken Marksist ekonomi politik, kapitalizme içkin eşitsiz gelişmenin, sermaye birikimindeki yoğunlaşma ve merkezîleşme eğilimlerinin mekân üzerindeki etkilerini dikkate almıştır. Neoklasik iktisadın ana akım haline gelmesi ile birlikte mekânsal özgünlüklere ilişkin vurgu ortadan kaybolmuştur. Sonraları heterodoks ve Marksist unsurları bünyesinde barındıran “Ekonomik Coğrafya” yaklaşımıyla beraber teori içinde kendine tekrar yer bulan mekânsal analizler, ana akım iktisadın mekâna ilişkin modern versiyonlarından “Yeni Ekonomik Coğrafya” yaklaşımıyla dejenere edilmiştir. Mekânsal alanı kapitalizmin gelişme dinamikleri bağlamında analiz eden Klasik ve Marksist ekonomi politik kökenli saptamalar ise hâlâ güncelliğini korumaktadır.
Cilt 40 , Sayı 4 , Oca 2016 , Sayfalar 69 - 90
Fırat Gündem
Bu çalışma Müslüman ülkelerdeki İslamcı mücadeleler ile ilgilenmektedir. Hilafetin çöküşünden bugüne İslamcı hareketler çeşitli mücadele yöntemleri benimsemiş ve uygulamışlardır. En temel argüman, kapitalist dünya ile ilişki kurma biçimi ve süresiyle benimsenen mücadele yöntemi arasında bir ilişki olduğudur. Kapitalizm, geniş bir coğrafyada çok sayıda politik birim ile yürütülen bir dünya-ekonomi sistemi olarak anlaşılacaktır. Çalışmada dünya-sistemleri analizi yaklaşımının kuramsal çerçevesi kullanılacak ve kapitalist ilişkilerin kronolojik gelişimi çerçevesinde çevre Müslüman ülkelerde yaşanan yahut yaşanmayan radikal toplumsal değişmelerin İslamcı hareketler üzerine etkileri tartışılacaktır. Dört bölümden oluşan çalışmanın giriş bölümü dünya sistemleri teorisi hakkında genel bilgiler içermektedir. İlk bölümde bir dünya-ekonomi olan kapitalizmin ortaya çıkışı ve genişlemesi ele alınacaktır. Özellikle 17. yüzyıl ve sonrasında Doğu Avrupa’yı içine çeken kapitalizmin Polonya’da tarımın örgütlenmesine nasıl etki ettiği üzerinde durulacaktır. İkinci bölüm ise Osmanlı’nın kapitalizme entegrasyon süreciyle alakalıdır. Osmanlı’nın 19. yüzyılın sonunda kapitalist iş bölümü içinde olduğu kuşkusuzdur ancak entegrasyon sürecinin ne zaman başladığı son derece tartışmalı bir konudur. Bu bölümde aynı zamanda Osmanlı’nın kendine has iktisat politikası ve Pazar için tarımsal üretimin arttırılması adına yapılan düzenlemelerin toplumsal yapı üzerindeki etkilerinden de bahsedilecektir. Üçüncü bölüm dünya sisteminin dışında olmak kavramı ile ilgilidir. İlk olarak dışarıda olmanın ne manaya geldiğinden bahsedilecektir. Osmanlı’nın kapitalizmden farklı kendine has bir ekonomik sistemi vardır. Fakat dünya-sistemine dahil oldukça iktisadi problemlere sisteminin mantığı içinde çözüm bulabilme kapasitesi azalmıştır. Geç dönem Osmanlı’da ekonomik anlayışın değişmesine örnekler verilecektir. Bunun yanında sistemin dışında olan bir bölge olarak Arabistan çölleri ve o çöllerden çıkmış dini bir akım olan Vahhabilikten bahsedilecektir. Vahhabiliğin gelişimi ile dünya-sisteminin dışında bir bölgede olması arasındaki ilişki üzerinde durulacaktır. Vahhabilerin hakimiyet alanı kapitalizmin kör noktalarından çıkıp görünür oldukça yaşanan değişim üzerinde de durulacaktır. Dışarıda olmak ile İslamcı hareketlerin mücadele yöntemi tercihi arasındaki ilişkinin incelenmesinde yakın tarihten örnek olarak Somali verilecektir. Dördüncü bölümde öncelikle Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişle beraber toplumsal değişimin iktisadi süreçler dolayısıyla değil doğrudan olduğu gösterilecektir. Daha sonra Osmanlı’nın son döneminden bu yana Türkiye’de örgütlü Müslümanlığın durumu, değişimi ve meşrulaştırıcı bir merci olmaktan çıkışı anlatılacaktır. Son olarak ise İslam’ın politik düzeyde nasıl geri geleceği sorusuna günümüz İslamcı hareketlerinin verdiği cevaplar ile o hareketlerin ait olduğu ülkelerin dünya-sistemine dâhil olma biçimi ve tarihi üzerinden ilişki kurulmaya çalışılacaktır. Bu noktada Türkiye, Arabistan ve Afganistan ele alınacak her birinde ortaya çıkan İslamcı hareketlerin farklılığının nedenleri tarihsel olarak belirlenmeye gayret edilecektir. Özellikle Türkiye’deki İslamcı hareketin devlete olan özgün bakışı tarihsel bağlamda aydınlatılmaya çalışılacaktır. Çalışmada Osmanlı/ Türkiye ile Arabistan’ın dünya-sistemi ile tarihsel ilişkilerinin yanında Somali ve Afganistan da güncel örnekler olarak ele alınmaktadır.
Cilt 40 , Sayı 3 , Oca 2016 , Sayfalar 5 - 34
Utku Aybudak
Başlık Anahtar Kelimeler Yazarlar Özet Çevirileri Öz Başlık Çevirileri Anahtar Kelime Çevirileri DOI
Ev içi iş yüküyle iş yerindeki sorumlulukları bağdaştırmayı amaçlayan iş ve aile yaşamını uzlaştırma anlayışı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine çare olarak Batılı ülkelerde 30-40 yıllık bir çabaya bağlı olarak olgunlaşmış bir yaklaşımı ifade etmektedir. Her ülkenin özgüllüğüne bağlı farklı seyirler izleyebilen iş ve aile yaşamını uzlaştırma siyaseti, Türkiye’de çok yakın bir geçmişe tarihlenmektedir. 2010 yılında bir dizi çalışmayla başlayan uzlaştırma arayışları bugün somut yasal bazı düzenlemelerle kendi özgüllüğü içerisinde belirli bir eğilimi ortaya koyabilmiş durumdadır. Zira “Aile ve Dinamik Nüfus Yapısının Korunması Programı”nın belirlediği çerçevede şekillenen uzlaştırma yaklaşımı, pro-natalist (nüfus arttırıcı) programların öne çıktığı politikalar içerisine yerleştirilmiştir. Kimi politika belgeleri ve bazı düzenlemeler ile tasarılara müracaat edilerek analiz edilecek olan Türkiye’nin uzlaştırma yaklaşımı, elbette ki, iş yaşam dengesini sağlayabilecek mi veya toplumsal cinsiyet eşitliğini belirli ölçülerde gerçekleştirebilecek mi sorularıyla da muhatap olmaktadır. Sonuçta ataerkil işbölümünü pekiştiren aile politikalarının yanı sıra esnek çalışma politikalarını genişleten bir eğilimin söz konusu olması, uzlaştırma yaklaşımının ekonomi-politiği hakkında bazı saptamalar yapmaya imkân vermektedir.
Cilt 40 , Sayı 3 , Oca 2016 , Sayfalar 35 - 54
Servet Gün
1980 sonrası dönemle birlikte yayıncılık alanında hızlı bir dönüşüm yaşanmaktadır. Neoliberal politikalar, yeni teknolojiler ve küreselleşme radyo ve televizyon yayıncılığının çehresini ve tartışma çerçevesini değiştirmiştir. Bu bağlamda özellikle kamu hizmeti yayıncılığının rolü, konumu ve geleceği üzerine tartışmalar yoğunlaşmıştır. Bununla birlikte günümüze kadar geçen sürede gerek kamu hizmeti yayıncılarının yeni ortama adapte olma çabaları, gerekse devletlerin kamu hizmeti yayıncılığına önem vermeyi ve hâlâ yeni roller yüklemeyi sürdürmeleri bu kurumların sonunun henüz gelmediğini ortaya koymuştur. Ancak bu durum kamu hizmeti yayıncılarının her geçen gün piyasa ve politika alanının beraberinde getirdiği daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmaya devam ettiği gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye gibi yayıncı örgütlerle devlet arasındaki ilişkinin ve sınırların belirlenemediği ve köklü bir kamu hizmeti yayıncılığı anlayışının inşa edilemediği ülkelerde bu sorunlar daha da karmaşıklaşmaktadır. Bu bağlamda, bu çalışmada 2000’li yıllarda Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarları döneminde kamu hizmeti yayıncılığının gelişimi, karşı karşıya kaldığı sorunlar ve tartışmalar incelenmektedir. Bu, neoliberal politikaların sürdürüldüğü, AB sürecinin ön plana çıktığı ve devletin bir dönüşüm içine girmesi bağlamında yoğun politik mücadelelerin yaşandığı bir dönemdir. Dolayısıyla TRT’nin de bu gelişmeler çerçevesinde ele alınması önem taşımaktadır. Bu dönemde TRT’nin hala ciddi bir politik tartışma ve mücadelenin konusu olduğu ve AB süreciyle birlikte gerçekleştirilen yeni düzenlemelerle toplumsal ve kültürel konularda tartışmaların odağına yerleştiği görülmektedir. Bununla birlikte, TRT hâkim piyasacı politikalara uyumlu bir yöneliş içindedir. Bu çerçevede, AKP dönemindeki siyasi, ekonomik ve toplumsal gelişmeler bağlamında Türkiye’de kamu hizmeti yayıncılığının nasıl tartışıldığı, hâkim politikaların bu tartışmaların çerçevesini nasıl şekillendirdiği ve bu politikalar karşısında TRT’nin ne tür bir yöneliş sergilediğine odaklanılmıştır. Bu inceleme üzerinden Türkiye’de kamu hizmeti yayıncılığının konumu ve gelişimi üzerine eleştirel bir sorgulama yapılmaya çalışılmıştır.
Cilt 40 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 67 - 100
Süleyman İlaslan
Demokrasi kavramının sınırlarının nasıl belirlendiği; ilişkide olduğu insan hakları, çoğulcu yönetim, azınlık haklarının korunması gibi pek çok konuya ilişkin görüş ve politikaları etkilemektedir. Bu nedenle demokrasi kavramının toplumsal siyasal hayattaki kullanımının incelenmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmada, TBMM’de temsil imkânı bulan siyasi parti liderlerinin miting konuşmalarının analizi aracılığıyla siyasal elitlerin demokrasi kavrayışları ve bu kavrayışlarını seçim kampanyalarına aktarma biçimleri sorunlaştırılmıştır.Çalışma, 30 Mart 2014 Mahalli İdareler Genel Seçimi, 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve 7 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimleri öncesinde, parti liderleri ve cumhurbaşkanlığı adayları tarafından bir aylık kampanya döneminde yapılan, toplam 513 miting konuşmasının niteliksel içerik analizine tabi tutularak incelenmesinden oluşmaktadır. AK Parti, CHP, MHP ve BDP/HDP liderlerinin ve cumhurbaşkanlığı adaylarının konuşmaları temel haklar ve ilkeler bağlamında sıkça dile getirilen temalar odağında ayrıştırılarak analiz edilmiştir.Makalede genel olarak siyasal parti liderlerinin konuşmalarında temel hak ve özgürlükler, katılım, yurttaşlık, güçler dengesi, çoğulculuk gibi demokrasi ile ilişkilendirilebilecek ilke ve değerlerin nasıl ve ne ölçüde yer aldığı ortaya konulmaya çalışılmıştır.Makalede ayrıca, siyasal parti liderlerinin konuşmaları aracılığıyla Türkiye’de siyasal elitlerin demokrasiye ilişkin kavrayışlarının temel sorunlarının ve sınırlılıklarının neler olduğu, rekabetçi-liberal demokrasi modellerinin demokrasiyi seçimlere ve adaylar arasındaki rekabete indirgeyen yaklaşımlarının ötesine geçen, demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak tanımlayarak yurttaşların etkin katılımını merkezine alan bir demokrasi anlayışına ne ölçüde olanak tanıdığı sorularına da yanıt aranmıştır.
Cilt 40 , Sayı 3 , Oca 2016 , Sayfalar 115 - 158
Ülkü Doğanay, Halise Karaaslan Şanlı, İnan Özdemir Taştan, Kenan Demirci
Bu çalışma, Aleviler için bir ibadet ve kültürel sosyalizasyon merkezi olarak işlev gören cemevlerinin mevcut koşullarını ve cemevlerine resmi hukuk statü tanınması taleplerinin içeriğini ele alacaktır. Çalışmanın ilk kısmında cemevlerinin hukuki statü kazanmasının Alevi siyasallaşmasının derinlik kazanması ve Türkiye’nin demokratikseküler açmazlarının çözümlenmesi açısından önemine yer verilecektir. Bu bölümde Türkiye’de devlet-din ilişkisi bağlamında, Diyanet İşleri Başkanlığının yapısı ve işleyişi ile diğer kurumsal yapılar ve yasal mevzuat incelenerek, cemevlerinin içinde bulunduğu açık ayrımcılık durumunun ve kötü koşulların detaylı bir anlatımı da söz konusu olacaktır. İkinci kısımda ise, 2009 Haziran-2010 Ocak ayları arasında 7 çalıştay toplantısında gerçekleşen Alevi Açılımı sürecinde, cemevlerinin statüsü başta olmak üzere Alevi örgütlerinin taleplerine verilen resmi tepkiler resmedilecektir. Bu bağlamda cemevlerinin içinde bulunduğu sorunlar yumağının giderilmesi bağlamında ortaya çıkan başarısızlık ve tıkanma söz konusu çalıştaylardaki tartışmalara referansla aktarılacaktır. Çalıştaylar sürecine dair Nihai Raporun ve sonrasında görülen gelişmelerin Alevi örgütlerini her zamankinden daha fazla ve güçlü bir şekilde uluslararası hukuk mekanizmalarına yönelttiği de özellikle vurgulanacaktır. Üçüncü kısımda ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’nin farklı ülkelerdeki din ve vicdan özgürlüğü ihlalleri ile ilgili davalarda verdiği kararlar ve Mahkeme’nin söz konusu davalarda getirdiği perspektif incelenecektir. Söz konusu perspektifin temel öğeleri örnek davalar ışığında çoğulculuk ilkesi, devletin tarafsızlığı ilkesi, tek yetkili merci altında toplanmaya zorlanmama, tanınma için yetkili dini makam onayını şart koşmama ve son olarak da keyfi devlet müdahalesinde bulunma ve tanımama gibi başlıklar altında incelenecektir. Dördüncü kısımda, konuya dair haklar ve özgürlükler çerçevesinde bu perspektifin Türkiye’deki cemevlerine dair kararlara yansıması tartışılacaktır. Mahkeme’nin getirdiği yaklaşımın sadece cemevlerinin içinde açık ayrımcılık durumu ile gündeme gelmediği ve aynı zamanda zorunlu din dersi uygulaması ve nüfus cüzdanlarında din ibaresinin yer alması gibi konularda da benzer bir durumun söz konusu olduğu da belirtilecektir. Söz konusu AİHM çerçevesinin ve kararlarının Türkiye’deki din ve vicdan özgürlüğü alanında alınan iç yargı kararlarında son dönemde ne kadar önemli ve etkili olduğunun da altı çizilecektir. Sonuç olarak da cemevlerinin statüsü bağlamında ‘konu’ ve ‘çözüm’ temelli bir diyaloğun nasıl mümkün olabileceği gösterilecektir.
Cilt 40 , Sayı 3 , Oca 2016 , Sayfalar 55 - 86
Murat Borovalı, Cemil Boyraz
Demokratik devletlerin vazgeçilmez unsurlarından olan sivil toplum örgütleri, günümüzde demokratik işleyişin kontrolünde de önemli rol oynamaktadır. Siyasi seçimlerin adil, hukuki, hakkaniyetli ve demokratik kurallara uygun işlemesi için sivil toplum inisiyatif almış ve yeni örgütsel yapılar meydana getirmiştir. Örneklerini dünyanın farklı yerlerinde de görebileceğimiz bu sivil toplum örgütleri başarılı seçim süreçleri geçirilmesine katkı sağlamıştır. Türkiye’de ise ilk kez 2014 yerel seçimlerinde ‘Oy ve Ötesi’ adıyla bir araya gelmiş sivil toplum gönüllüleri, ülkedeki seçimlerinin işleyişini tarafsız olarak denetlemişlerdir. Nitekim 2015 genel seçimlerinde de Türkiye’de tüm siyasi partilerin referans olarak gösterdikleri bir sivil toplum örgütü olmuştur. Bu çalışma, Türkiye’deki seçimleri gözlemleyen ‘Oy ve Ötesi’nin yapısı, işleyişi ve ortaya çıkışını incelemeyi amaçlamaktadır. Aynı zamanda ‘Oy ve Ötesinin’ Türkiye’deki siyasi seçimlere yaptığı katkı da işlenecektir. Çalışmada sivil toplum örgütlerinin işleyişleri ve amaçlarını ortaya koyan birincil kaynaklardan ve Oy ve Ötesi’nin koordinasyon ekibiyle yapılmış olan görüşmeden yararlanılacaktır.
Cilt 40 , Sayı 4 , Oca 2016 , Sayfalar 193 - 212
Işıl Zeynep Turkan İpek, Tevfik Karpuzcu
Bu çalışma, Türkiye’de sosyal yardım ve istihdam arasındaki ilişkinin güncel yönelimlerini kurumsal ve sosyolojik boyutları bakımından ele almayı hedeflemektedir. Türkiye’de sosyal yardımlar, -küresel bir eğilimin parçası olarak- sosyal politika içerisinde gerek paradigma gerekse pratik düzeyinde öne çıkmaktadır. Bu süreçte, sosyal yardımlardan yararlanan hanehalkı sayısı artış göstermiş ve yardımlar, giderek daha fazla sayıda hanehalkının geçim örüntüsünün bir parçası haline gelmiştir. Diğer taraftan, hanehalklarının geçim örüntüsü, nakit gereksinimi temelinde, istihdama katılım biçimlerine daha da açık bir nitelik kazanmıştır. Bu olgu, sosyal yardımları aynı zamanda, emek gücünün yeniden üretimine ilişkin maliyetlerin kamusallaştırılması bakımından bir işgücü piyasası ve ücret ilişkisi biçimine de büründürmektedir. Ücret dışı bir gelir türü ve geçim aracı olarak sosyal yardımlar, fiyatlandırılmamış bir geçim alanı yaratarak emek gücünün ve hanenin yeniden üretimine eklemlenmektedir. Bu ilişki biçimi ise, bir yandan sosyal yardımlara bir işgücü piyasası kurumu karakteri kazandırırken diğer yandan sosyal yardım alanların istihdama katılım biçimlerini de gündeme taşımaktadır. Bu gelişmeler, aktif işgücü piyasası ve sosyal koruma politikaları arasındaki ilişkinin güçlenmesiyle birleşerek, sosyal yardım ve istihdam arasındaki ilişki olarak kurumsal karşılığını bulan sosyal politika gündemini hükümetin ve akademinin gündemine daha fazla sokmuştur. Sosyal yardım ve istihdam arasındaki ilişkiyi gündemine alan çalışmalar, konunun kurumsal gelişim yönüne odaklanmakta; bu ilişkinin gerçekleşme biçimini çoğunlukla göz ardı etmektedir. Bu nedenle çalışmada, sosyal yardım ve istihdam ilişkisindeki kurumsal yapının pratikteki gerçekleşme biçimine ilişkin kimi gözlemler paylaşılacaktır. Çalışmada, sosyal yardım türleri, gelir ve sosyal sigorta yoklamasına dönük olarak özgün bir tasnife tabi tutulacaktır. Bu yardımlardan yararlanabilecek hanehalkı tipleri de işgücü piyasası ve istihdam ile olan bağları temelinde belirlenecektir.Çalışmanın temel argümanı, Türkiye’de sosyal yardımların, temel yönelimler, ihtiyaç tespiti yöntemleri ve miktar ve süre bakımından, istihdama katılıma dönük olarak yapıldığı savıdır. Bu çerçevede, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının, bir tür işgücü piyasası kurumu olarak çalışmakta ve işlev görmekte olduğu öne sürülecektir. Bu, sosyal yardım ve istihdam ilişkisinin kurumsal yönüdür.Sosyal yardım ve istihdam ilişkisinde, bir kategori olarak işgücü piyasasının belirlenimi hanehalkları açısından da geçerlidir. Türkiye’nin sosyal politika gündeminde neo liberal aktifleşme stratejileri biçiminde açığa çıkan işçileşme süreçlerinin gerçekleşme biçimi, hanehalkları açısından emek gücünün yeniden üretimini, ücret gelirinin yanı sıra sosyal yardım gibi ücret dışı bir gelir türü ve geçim aracı ile sağlama örüntüsünü belirginleştirmiştir. Çalışmada hanehalklarına sosyal yardım alma özelliği kazandıran temel sürecin, işgücü piyasası dinamikleri etrafında oluştuğu da belirtilecektir. Bu ise, sosyal yardım ve istihdam ilişkisinin sosyolojik yönünü oluşturmaktadır.Çalışma, sosyal yardım ve istihdam arasındaki ilişkinin kuramsal temellerinin belirlenmesi üstüne kuruludur. Bu temelde, çalışmada, ilk olarak, sosyal yardım ve istihdam ilişkisinin kurumsal boyutta temel yönelimleri, sosyal yardım tür ve uygulamalarına dönük güncel gelişmeler ve politika belgeleri temelinde betimlenecektir. İkinci olarak ise, bu politika paketi çerçevesi içerisinde, sosyal yardım ve istihdam ilişkisinin kurumsal ve sosyolojik gelişimi, kimi gözlemler etrafında tartışılacaktır. Bu tartışma, Ankara ilinde sosyal yardımlar üzerine tamamlanmış bir çalışmadaki temel gözlem ve bulgulara dayanarak yürütülecektir.
Cilt 40 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 101 - 142
Denizcan Kutlu
Çalışmanın amacı kalkınma planlamasından stratejik planlamaya dönüşüm sürecinin neden ve nasıl gerçekleştiğini araştırmaktır. Literatürde varolan, planlamanın teknik özelliklerine vurgu yapan çalışmalar ise neden ve nasıl sorularına yanıt verememektedir. Bu nedenle çalışmada stratejik planlamanın doğuş ve gelişimini tarihsel ve toplumsal koşulları içinde analiz etmeye olanak sağlayacak bir yöntemsel tercihe gidilmiştir. Bu soru ve yöntemsel tercih ile yola çıkan çalışmada, Türkiye’de 1980 sonrası süreçte, planlamanın dönüşümünün tarihi; Milliyet Gazetesi arşivi, dönem raporları ve TBMM tutanakları gibi birinci el kaynaklardan aktarılacaktır. Bu süreç bir yandan kalkınma planlamasının tasfiyesine, bir yandan da stratejik planlamanın kuruluşuna ev sahipliği yapmaktadır. Maddi ve ideolojik zemini kaybolan kalkınma planlaması tasfiye edilirken; stratejik planlama, küreselleşme–finansallaşmaya dayanan birikim sürecinde yönetim biçiminin bir işlevi olarak doğmuş; toplumsal çatışma süreçleri içerisinde gelişmiştir. Stratejik planlamanın içeriği ve yönetsel özellikleri de bu siyasal süreç içerisinde şekillenmiştir. Çalışma kapsamında, stratejik planlamanın kalkınma planlamasından bir kopuş yarattığı iddia edilmiştir. Bu kopuş planlamanın aldığı biçimsel özellikler, ölçek, aktör, süreç vb. üzerinden ortaya çıkarılmıştır. Ne var ki, söz konusu biçimsel özellikler planlamanın bir yönetsel biçim olarak niteliksel dönüşümünün birer çıktısıdır: planlamanın dönüşümü, planlamadan politika planlamasına dönüşüm olarak soyutlanabilir.
Cilt 40 , Sayı 2 , Oca 2016 , Sayfalar 5 - 42
Aslı Yılmaz Uçar
Sivil toplum alanında hâkim bakış cinsiyetçi ve neoliberal bir karaktere sahiptir. Türkiye’yi de içerecek şekilde Orta Doğu’da sivil toplum ve STKlar, özellikle kadın örgütleri üzerine olan akademik literatürün işaret ettiği gibi, bu hâkim bakış açısı özellikle Batı dışı bağlamlarda tartışmaya açılmıştır. Bu kapsamda, kadınların sivil toplum içindeki yerini ve rolünü analiz eden ve sivil toplum ve devletin cinisyetçi yönlerine işaret eden birçok çalışma bulunmaktadır. Bu bağlamda sivil toplum teori ve pratiklerine ilişkin bir mücadele alanı yaratılmış olsa da, genel olarak sivil toplum aktivistleri özelde kadın aktivistlerin sivil toplum anlayışları ve söylemleri üzerine kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışma, Türkiye’deki farklı kadın örgütlerinden kadınların sivil toplum söylemlerini, Türkiye’deki hâkim sivil toplum nosyonlarını, ne ölçüde ürettikleri ya da bunlarla nasıl mücadele ettiklerini analiz ederek litetatürde bu alandaki açığı kapatmayı amaçlamaktadır. Bu araştırma kapsamında Kemalist, İslamcı, Kürt, feminist ve anti-kapitalist feminist grupları içeren 10 farklı kadın örgütünden 41 aktivist ile yapılan yarı açık uçlu görüşmeler, feminist eleştirel söylem analizi methodu ile analiz edilmektedir. Bu noktada, bu ampirik çalışma ile iki temel argüman öne sürülmektedir. İlk olarak, çeşitli gruplarda yer alan kadın aktivistlerin birbirleriyle örtüşen ve/veya birbirinden farklılaşan ve bazı durumlarda da politik duruşlarıyla çelişen yedi farklı sivil toplum söylemi üretildiği gözlemlenmiştir. İkinci olarak, kadın aktivistlerin söylemlerinin birçoğu hegemonik sivil toplum algısı ile iç içe geçmiş “gönüllülük”, “bağımsızlık” ve “aracılık” gibi liberal demokrat sivil toplum ideallerini içerirken, bu hegemonik sivil toplum söylemlerinin muhalif olmayan, hiyerarşik ve demokratikleşme karşıtı pratiklerini eleştirerek veya sivil toplum aktivizmini redderek alternatif direniş yolları üretmektedirler.
Cilt 40 , Sayı 4 , Oca 2016 , Sayfalar 149 - 192
Asuman Özgür Keysan