Arama Sonucu: 1993 Aranan: Greek-Orthodox
Prof. Dr. Salim Koca'nın konuk olduğu 'Anadolu'nun Vatanlaşmasında Selçukluların Rolü' konulu Şehir Konferansı gerçekleştirildi.
Cilt 1 , Sayı 1 , Oca 2016 , Sayfalar 303 - 309
Züriye ORUÇ
Bu eserin konusu ilk şehirler ile devletlerin oluşumu ve yapısıdır Eserin Türkçede yayımlanmamıştır. Türkçe karşılığı: “Arkaik Devlet Mitleri: İlk Şehirlerin, Devletlerin ve Uygarlıkların Evrimi”dir. En erken devlet oluşumlarının despotlarca kontrol edildiği düşüncesine karşı çıkarak devletin yapısının günlük hayatın endişeleriyle evrildiğini savunmaktadır. Mezapotamya’dan başlayarak Asya ve Amerika’ya uzanan tahlillerinde toplumların şehir hayatını ve devleti oluşturmasını ele almaktadır. 
Cilt 1 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 235 - 240
Doğuhan Murat Yücel
Elinizdeki makale, Erdel prensleriyle Budin beylerbeyleri arasında vuku bulan diplomatik temaslar vesilesiyle icra edilen merasimlerin bu iki makamı Osmanlı iktidar ilişkileri bağlamında nereye yerleştirdiği meselesini ele almaktadır. Hıristiyan Avrupa'da geçerli hiyerarşik kurallara bakılırsa. Erdel prensi, toprakları üzerinde (sınırlı da olsa) egemenlik hakkına sahip bir hükümdar olarak erklerini doğrudan sultanın iktidarından alan Budin valilerine teşrifatta tekaddüm etmeliydiler. Ne var ki, Osmanlı uluslararası toplumu böyle bir hiyerarşik farklılık tanımıyordu: Erdel prensleri de, sultanın hizmetkarı olarak kabul ediliyorlardı ve hükümdarlıkları, tahta nasp edildikleri esnada ortaya çıkan diplomatik prosedürde ifadesini bulduğu üzere yine padişahın rızasına dayanıyordu. Temsiliyete dair farklı unsurlar bir arada tahlil edildiğinde, Erdel prenslerinin Budin beylerbeyileriyle aynı seviyede görüldükleri anlaşılabilir. Budin'deki elçi kabul merasimleri Babıali'de yapılanlarla birçok açıdan benzerlik arz etmektedir. Taraflar arasında hediye değişimi (beylerbeyi elinden hilat giydirilmesi dahil) mütekabiliyeti gösterdiği gibi, iki taraf arasında hiyerarşik bir fark olmadığını da ortaya koymaktadır. Bu bakımdan bazı raporlarda Erdel elçilerinin beylerbeyinin elini öptüğüne dair verilen bilgiler büyük önem taşımaktadır. Elin öpülmesi bariz bir tabiiyet göstergesidir. Bununla birlikte Habsburg sefaretleri ve Osmanlı eyaletlerine gelen diğer haraçgüzar devletlerin elçilerinden gelen malzemenin karşılaştırmalı incelemesi, elçilerin hükümdarlarını temsilen beylerbeyinin elini öpmediklerini, el öpmeyi, Osmanlı uluslararası toplumunun ayırt edici özelliklerinden biri olarak bizzat kendi adlarına yaptıklarını göstermektedir.
, Sayfalar 69 - 99
Gabor KARMAN
 Selçuklu Tarihçiliği'ne Başlarken kitabının, kitap tanıtımıdır.
Cilt 2 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 297 - 301
Hasan KOZAN
Köprülü Mehmed Paşa'nın 1656'da sadaret makamına yükselişi, Osmanlı dış siyasetinde saldırgan bir üslup ve askeri harekatlarla örülü bir dönemin başlangıcını teşkil etti. Köprülü tarzı yayılma siyaseti, 1657'den, ll. György Rakoczi'nin Lehistan tacını ele geçirme umuduyla başlatıp hezimete uğradığı seferden hemen sonra görünür hale gelmişti. Erdel hükümdarı, Lehistan seferine çıkmak için Bab-ı Ali'den izin alma gereği duymamıştı; bu ihmal, Osmanlı "şahinler"i tarafından II. György Rakoczi 'yi tahtından devrip Osmanlı egemenliğini doğrudan daha kuzey bölgelere götürmek amacıyla ustalıkla kullanıldı.II. György Rakoczi bir zamanlama hatası yapmış gibiydi. Erdel hükümdarı, Lehistan'daki hezimetin ardından Bab-ı Ali'nin gönlünü almak için birçok diplomatik aracıya bel bağlasa da, Köprülü hükümeti Rakoczi'nin yakarışlarına kulak tıkayarak onu affetmeye asla yanaşmadı. Köprülüler, Rakoczi 'lerin Erdel'deki varlığını Osmanlı ilerleme hatları üzerinde bir engel telakki ediyorlardı. Bu sebeple, 1664 'te akdedilen Vasvar antlaşmasında Rakoczi hanesinden hiç kimsenin bir daha Erdel tahtına oturmayacağına dair bir madde bile eklemişlerdi.
, Sayfalar 25 - 52
Özgür KOLÇAK
16-17. yüzyıllarda Macar-Osmanlı, daha genel anlamda Habsburg ve Osmanlı İmparatorluğunun sınır bölgelerinde yaşanan askeri seferlerin yanı sıra barış zamanlarında da süren yağma ve çapullar yüzünden esir düşenlerin serbest kalması için ağır fidyeler ödeme olağanlaşmıştı. Macar tarih yazınında askerlerin esir edilmesi, alım satımı, fidyenin ödemesi, esir değişimi, esaret yaşamları gibi konular günümüzde de rağbet gören konular arasındadır. Makale, kendine özgü bir geleneğe sahip olan esir değişimi konusuyla ilgilenmektedir. Macar süvari subayı Ferenc Uki, 1659 ilkbaharında, on yıllık mahkumiyetinin ardından 6.000 taller fidye ve Mustafa Çavuş'un azat edilmesi karşılığında Türk esaretinden kurtulmuştu. Ferenc Uki için ödenen 6.000 taller fidye olarak kesinlikle yüksek bir tutar olarak nitelenebilir; üstelik bunun yanında bir çavuşun da azat edilmesi gerekmiştir. Niçin fidye tutarı bu denli yüksekti? Niçin Mustafa Çavuş'un da azat edilmesi gerekiyordu? Habsburgların İstanbul'daki daimi elçisi Simon Reniger von Reningen iki esirin akıbeti konusunda uzun yıllar süren görüşmelerde bulunmuştu. Bu iki kişinin şahsi serüvenleri hangi sebeple Habsburg ve Osmanlı imparatorluğu arasındaki diplomatik müzakerelerin en önemli gündemini oluşturur hale gelmişti? Elinizdeki yazı, yukarıda sıralanan sorulara Avusturya ve Macaristan arşivlerindeki dikkatli çalışmalar sonucunda verilen yanıtları ihtiva etmekte ve Ferenc Uki ve Mustafa Çavuş'un serbest bırakılma öyküsünü tarihsel açıdan yeniden kurmaya çalışmaktadır. 
, Sayfalar 49 - 67
Hajnalka TÔTH
Emine Gürsoy Naskali tarafından yayıma hazırlanan “Celal Bayar Arşivinden Serbest Fırka Anıları” başlıklı kitap, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihine ışık tutan bir eserdir. Kitap; Burhanettin Onat, Kılıç Ali ve Celal Bayar’ın anılarının yer aldığı üç bölümden oluşmaktadır. Yayımlanan anıların tamamı Celal Bayar’ın kişisel arşivinden derlenmiştir. Kitabın sonunda anıları yayımlanan kişilerin kısa özgeçmişleri, fotoğraflar, gazete haberi ve dizin yer almaktadır. 
Cilt 1 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 223 - 226
Murat Kaya
There are many books and articles written by Mazhar Osman (Uzman), the first and the most renowned figure in the field of modern psychiatry and mental health in Turkey. The 22-page pamphlet with the title Bimarhanelerin İdaresi Hakkında Nesâyih (Advices on the Management of Mental Asylums) is one of the less known works of the author. The pamphlet, published in 1914 by the General Directorate of Health, includes valuable information, findings and notices about the psychiatric paradigms of the time, management of mental asylums and care of the patients. There were serious problems in the management and patient care of the most important three mental asylums in the Ottoman Empire, namely Toptaşı, Edirne and Manisa mental asylums. Daily newspapers addressed some of these problems. Mazhar Osman wrote this pamphlet and criticized the management of Toptaşı Mental Asylum in a period when he wished to become its headphysician. His critique and advices can better be discussed in this historical context. Things to do for a better management and care of patients were listed as 39 articles in the pamphlet. The aim of this article is to introduce, examine, and discuss this original and unstudied text, Advices on the Management of Mental Asylums, in light of other primary and secondary sources.
Cilt 19 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 13 - 42
Fatih Artvinli
Bu makalede, barışın bir savaş stratejisi, savaşın da bir barış stratejisi olduğu kabulünden hareketle, I. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve müttefiklerinin literatürde ihmal edilen barış stratejileri ele alınmıştır. Savaşın başından 1916 yılı sonuna dek geçen dönemde münferit bir sulh stratejisinin izlendiği öne sürülmektedir. İtilaf devletleri arası anlaşmazlıklar ve savaşın gidişatına göre itilaf devletlerinin her biri müttefiklerinden kopabilecek ve münferit sulh yapılabilecek bir düşman olarak değerlendirilmiştir. 1916 yılı önce kamuoyu sonra diplomatik kanallar üzerinden müttefiklerin sonuçsuz kalan müzakere ve sulh tekliflerine sahne olmuştur. Nihayet savaşın iki blok arasında cereyan etmesi ve iki blok arasında diplomatik ilişkilerin yokluğu üçüncü tarafların aracılığı stratejisini gerekli kılmıştır. Başta ABD olmak üzere bitaraf devletler, ruhani otorite olarak papa ve muharip ülkelerden sosyalistler muharip taraflarca farklı biçimlerde yorumlanan ve karşılanan sulha aracılık girişimlerinde bulunmuşlardır.
, Sayfalar 341 - 391
MUSTAFA GÖLEÇ
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi, Türkiye’de ekonominin çökme noktasına geldiği, devlet otoritesinin kaybolduğu, toplumun hemen her kesiminde siyasal şiddetin ve kamplaşmanın yaşandığı bir dönemdir. Bu olumsuz tablodan en çok etkilenen kurumların başında Türk Polis Teşkilatı gelmektedir. Ülkenin iç güvenliğini sağlama gibi önemli bir misyonu olan polis teşkilatı, bu görevini gereği gibi yapamaz duruma gelmişti. Bu olumsuz durumun en önemli sebebi Polis Teşkilatı üzerindeki siyasi müdahaleler ve bunun sonucu ortaya çıkan parçalanma ve kutuplaşma idi. Bunun yanı sıra teşkilatın araç, malzeme, personel, bina, eğitim ve teknoloji yönünden içinde bulunduğu durum son derece olumsuz bir manzara arzetmekteydi. Ülkenin içinde bulunduğu boğucu atmosferde polisler kendilerinden beklenen iç güvenliği sağlama görevinden çok kendi can derdine düşmüştü. Bu makale, Türk Polis Teşkilatı’nın 12 Eylül öncesi içinde bulunduğu durumu ve bunun sebeplerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. 
Cilt 1 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 87 - 124
Ali Dikici
Bu çalışmanın başlıca gayesi Asya kıtasını ziyaret eden Avrupalı seyyahların gözlemleri ve Batılı araştırmacıların değerlendirmeleri ışığında 16-19. yüzyıllar arasında Batı Türkistan’da varlık gösteren Özbeklerin kimliklerini, yönetim anlayışını ve kısmen yönetici kadroyu ele almak, Özbek toplumunu farklılıkları noktasında tanımak ve tanıtmaktır. Literatür incelemesi sırasında Deşt-i Kıpçak ve akabinde Batı Türkistan’da görülen Türk-Moğol boyları için farklı isimlerin kullanıldığı görülmüştür. Ancak genel olarak Cengiz soylu Özbek Han’ın isminin bu topluluğa mal edildiği söylenebilir. Özbek Han’ın İslamiyet’i kabulüyle başlayan Müslümanlaşma süreci Türk-Moğol halkların inanç sistemini değiştirdiği gibi yönetim mekanizmaları da şeriatın müdahalesiyle başkalaşmıştır. Ancak Cengiz soylu bir ailenin yönetimde söz sahibi olması ve diğer hanedan mensuplarının önemli eyaletlerde vazifelendirilmeleri anlayışı bu değişimden etkilenmemiştir. Hanın mutlak otoritesiyle yönetilen bölge halkı orduya katılmak suretiyle askeri ve vergisini ödeyerek iktisadi anlamda mevcut yönetimi desteklemiştir. Han ve Sultanlar ise bölgenin refahını ve güvenliğini tehdit eden unsurları bertaraf ederek halka karşı başlıca sorumluluğunu yerine getirmişlerdir. Bu bilgiler temelinde batılı seyyahların Özbek hanlarının sahip oldukları yetki ve sorumluluklarına, yönetimin yabancılara karşı tutumuna ve devlet için tehdit oluşturan unsurlara dair görüş ve düşüncelerine yer verilecektir. Ayrıca Avrupalı seyyah ve araştırmacıların hükümleri doğrultusunda ortaya çıkan Özbek algısı ortaya konulacaktır.
Cilt 2 , Sayı 2 , Oca 2017 , Sayfalar 66 - 108
Gülay Karadağ Çınar
Mevcut çalışma, 16. yüzyıl Habsburg Monarşisi'nin Macaristan ve Hırvat-lsklavon coğrafyasındaki Türk tehdidine karşı savunma ve askeri haritacılık uygulamalarının tarihine dair Macar tarihçilerin ortaya koymuş olduğu son çalışmaları derlemektedir. Bu doğrultuda, Osmanlı Devleti'nin Adriyatik ve Tuna beyninde kalan alanı fethinin, Habsburg memleketlerinde ne denli hususi bir askeri gelişmeye sebebiyet verdiğine dikkat çekilmektedir. 
, Sayfalar 17 - 47
Geza PALFFY
Bu çalışmanın iki amacı bulunmaktadır. Birincisi 17. yüzyılın sonunda Osmanlı Devleti tarafından ilan edilen nefîr-i âmm uygulaması çerçevesinde hangi toplumsal katmanların sefere sürüldüğünü tespit etmek, ikincisi ise bu sürülenlerin sefere katılım konusunda nasıl bir tavır sergilediklerini ortaya koymaktır. Nefîr-i âmm, Müslüman bir beldeye yönelik istila tehdidi söz konusu olduğunda savaşa gücü yeten herkesin sefere çağrılması olarak tanımlanabilir. Bu teorik çerçeve, toplumun tüm katmanlarını kapsaması itibariyle istihsalle uğraşan reaya ile bilgi üreten ehl-i kalemi de içermektedir. Hâlbuki Osmanlı devlet-toplum anlayışının temelini teşkil eden erkân-ı erba’a teorisine göre toplumsal katmanlar sadece kendi işleriyle ilgilenmelidir. İncelenen savaşta açıkça görülmüştür ki nefîr-i âmm ilanıyla asker, reaya, kadı, müftü, bezirgân, seyyid gibi toplumun tüm katmanları sefere sürülmüştür. Dolayısıyla nefîr-i âmm, Osmanlı Devleti’nde olağan savaş koşullarından çok daha fazla askere ihtiyaç duyulduğunda, kişilerin toplumsal statülerine bakılmaksızın uygulanmıştır. Çalışmada uygulamaya yönelik bazı direnç hadiseleri tespit edilmekle birlikte dini ve kanuni zorlamanın da tesiriyle bunların çok ciddi boyutlara erişmediği ortaya konulmuştur.
, Sayfalar 87 - 110
Murat TUĞLUCA
Siyasal iletişim süreci siyasal aktörler tarafından belirli amaçlara yönelik olarak geliştirilen çeşitli iletişim tekniklerinin kullanıldığı bir iletişim sürecidir. Özellikle seçim dönemlerinde daha çok ön plana çıkan bu süreçte farklı iletişim araçları kullanılmaktadır. Bu iletişim araçlarından biri de yazılı basındır. Araştırmanın amacı; 30 Mart 2014 yerel seçim sürecinde yazılı basında yeralan haberlerin, özellikle Cemaat-Hareket (Hizmet) Ak Parti ilişkilerini ne şekilde yansıttığıdır. Farklı siyasal eğilimler gösteren beş gazete seçilmiş ve seçimlerden önceki otuz gün boyunca sayfalarda yer alan haberler; türü, niteliği ve anlamsal açıklığı yönünden incelenmiştir. Yine gazete haberlerinin siyasi olayları yansıtma düzeyi nitel içerik çözümlemesi ile karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. İncelenen gazete haberlerinden elde edilen veriler ışığında, gazetelerin benimsediği ideoloji doğrultusunda haberleri vermeye çalıştıkları net bir şekilde görülmüştür.
, Sayfalar 281 - 297
ibrahim Toruk, M. Salih GÜRAN
Söylenebilir ki Avrupa tarih yazımı son otuz yılda tarihte kadın konusuna yer verirken, aynışekilde Osmanlı tarih yazımında benzer hareketler 1970’lerde görüldü. Öte yandan bilindiği üzere birçokçalışmaya konu olmuş Osmanlı kadınları ve hakkında yazılanlar günümüze değin süregelen bir yorumlamaçeşitliliği ve tartışmalar doğurmuştur. Aslında bu çalışma, konuya ilişkin oryantal bakış açısını, 17. yüzyılainerek analiz etmeyi amaçlamaktadır. Genel olarak tüm seyyahların en çok değinmiş oldukları konularınbaşında evlillik, boşanma, kıyafet, sosyal alan ve Osmanlı saray kadını gelmektedir. Öncelikle kadının evliliksorumluluklarından daha önce vurgulanan konu evlilik ritüelleri ve törenleridir. Örneğin bir Rum kızlaevlenen Thevenot bu konuya ilişkin oldukça detaylı ve önemli bilgiler sunmaktadır.. En çok bahsi geçen birdiğer konu ise boşanma ve boşanma taleplerini makul kılacak durumlardır. Thevenot gibi diğer seyyahlarda Osmanlı kadınının evlilik ve boşanma olaylarını anlatırken dini ve örfi kuralların etkisinden bahsedereksoru işaretlerine açıklık getirmektedirler Üçüncü mevzu ilgili seyyahlar tarafından direkt gözlemleriyle yahutbirisinin anlatmasıyla tezahürlerinde canlanan Osmanlı kadınlarının iç ve dış kıyafetleridir. Bir diğer konu iseOsmanlı kadınının günlük yaşamı, aktiviteleri, eğlenceleri ve alışkanlıkları üzerinedir. Tüm bu konuların saraykadınları üzerindeki incelemeleri de konunun bütünlüğü açısından farklı pencereler sunmaktadır.
Cilt 1 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 100 - 110
Gülsün UÇAR
Çok uzun yıllar Karadeniz devleti olabilme adına uğraşlar veren Rusya, Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla bu amacına ulaştı. Bu tarihten itibaren Rusya için yeni bir süreç başladı. Bu yeni süreçte ilk hedef Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla bağımsız hale getirilen Kırım Hanlığının Rus topraklarına katılımı vardı. Bunun ile birlikte aynı tarihlerde II. Ekaterina'nın, Avusturya ile ittifakı ve Grek Projesiyle İstanbul'un Osmanlılardan alınması, Balkan topraklarının paylaşılması, Dakya ve Bizans İmparatorluğu'nun yeniden kurulması fikri ortaya atıldı. Bu durum Kırım'ı Rusya'ya kaptırmak istemeyen Osmanlı Devleti'ni oldukça endişelendirdi. Bu endişe Osmanlı Devleti'ni Rusya ve Avusturya ile olan ilişkilerinde geri adım atmak zorunda bıraktı. 
, Sayfalar 99 - 122
Sinan YÜKSEL
Bu makalede 18. yüzyılda Hudâvendigâr Sancağı’nda yaşayan vakıf reayası Yörüklerin taşra yönetim düzeni içindeki konumları analiz edilmeye çalışılmıştır. Yapılan araştırmada sancaktaki Yörük nüfusun büyük bir kısmının vakıf reayası olduğu ve malikâne-mukataa sistemi içinde yer aldıkları tespit edilmiştir. Bu yapılanma ve onları yerleşik reayadan ayıran konargöçer kimlikleri hukukî, idarî ve dolayısıyla malî olarak içinde bulundukları yönetim düzeninin de belirleyicisi olmuştur. Makalede hem bu düzenin teorik yapısı hem de pratikte Yörük cemaatleri açısından nasıl işlediği ele alınmıştır. Öncelikle sancaktaki Yörük grupları ve yaşam alanlarının tespiti ile onlar üzerinde idarî yetkileri tasarruf edenlerin tanımlanması gerekmiştir. Bu alt başlıklardan sonra Yörükler ve taşradaki görevliler arasında temelde “serbestiyyet statüsü” etrafında şekillenen ilişkiler incelenmiştir. Çalışmanın başlıca kaynağını ise 18. yüzyıl Bursa Kadı Sicilleri içinde, sancak genelinde yaşayan Selâtin ve Haremeyn-i Şerifeyn Evkafı Reayasıyla ilgili kayıtların toplandığı defterler oluşturmaktadır.
Cilt 18 , Sayı 33 , Oca 2017 , Sayfalar 317 - 338
Nilüfer ALKAN GÜNAY
Bu çalışma, Kudüs’te Meğâribe Mahallesi vakıflarının 18. yüzyıldaki durumunu vakıf yönetimi ve görevli istihdamı açısından incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çalışmada her ne kadar merkezi yönetimin mahiyeti üstüne tartışmalara katılma girişiminde bulunulmayacaksa da merkezin elde bulundurduğu yönetsel dizginleri nasıl kullandığı, vakıflara ilişkin atamalar üzerinden denetiminin nerelere dek uzandığı konusunda, merkezi hükümetin temsilcilerince kaleme alınan belgelere yer verilecektir. Çalışmanın konusunun Meğâribe Mahallesi olmasında iki etken belirleyici olmuştur. Öncelikle bir Müslüman vakfı olarak kurulan mahalle, bu anlamda benzersizdir. İkinci olarak her ne kadar mahallenin ve vakıflarının kuruluşuna ilişkin bazı çalışmalar bulunsa da vakıfların tarih içerisindeki serüvenini takip eden çalışmalara olan ihtiyaç devam etmektedir. Bu bağlamda çalışma üç bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümde, mahallenin kuruluş sürecine kısaca değinildikten sonra mahallede yer alan vakıf kurumları ele alınacaktır. Mahallenin Kudüs kenti için önemi yine bu bölümde değerlendirilecektir. İkinci bölümde, vakıflara yapılan atama kayıtları detaylı bir şekilde incelenerek bahse konu vakıfların 18. yüzyıldaki yönetimi, üçüncü bölümde de personel durumları tespit edilecektir. Bu kayıtların analiz edilmesi ile Osmanlı merkezi yönetiminin bir taşra kentindeki istihdam politikaları, vakıf görevlileri üzerinden belirlenmeye çalışılacaktır.
Cilt 17 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 37 - 69
Şerife Eroğlu Memiş, Şerife Eroğlu Memiş
Rusya İmparatorluğu’nun XVIII. asrın son çeyreğinden itibaren Kafkasların güneyine inerek, İran ve Osmanlı devletlerinin nüfuz alanına giren topraklarda yayılmaya başlaması, dış politika bağlamında savaş, diplomasi ve daha birçok enstrümanın son raddesine kadar kullanıldığı bir süreci beraberinde getirmiştir. Rusların Güney Kafkasya’da mukim bulunan Gürcü ve Ermeni nüfusu kendilerine bağlamak suretiyle diğer Müslüman hanlıklar üzerine gerçekleştirmiş oldukları işgal faaliyetleri, çok geçmeden yoğun bir muhalefetle karşılaşmış, İran’da iktidarı elinde tutan Kaçar Hanedanı’nın da öncüllerinin geleneksel politikalarından taviz vermemesi sebebiyle, bölgede 9 yıl boyunca çeşitli fasılalarla devam edecek olan 1804-1813 Rus-İran Savaşı patlak vermiştir. 10 Haziran 1804 günü Kaçar hükümdarı Feth Ali Şah’ın (1797-1834) Rusya’ya karşı savaş ilan etmesine kadar geçen süreçte, iki taraf adına da bu savaşa katılmayı gerektirecek çok sayıda sebep hâsıl olmuştur. Biz bu çalışmada, Rusya ve İran arasında kaçınılmaz hale gelen savaşı ve bu savaşa yol açan sebepleri ana hatlarıyla ortaya koymaya çalışacağız.
Cilt 2 , Sayı 1 , Oca 2017 , Sayfalar 75 - 91
Özgür Türker
Bir devletin yaptığı nüfus sayımları birçok veriyi ihtiva ettiğinden yöneticilerin geleceğe yönelik planlamalarında onlara yardımcı olur. Osmanlı Devletinde nüfus sayımlarının en önemli amacı asker ve vergi mükelleflerinin sayısının tespit edilmesi olmuştur. Bu amaçla belli bir dönem sadece erkek nüfus sayılmıştır.Osmanlı Devleti’nde ilk nüfus sayımı II. Mahmut zamanında yapılmıştır. Bu sayım yapılırken askere alım için Müslümanlar, vergilerinin sağlıklı toplanabilmesi için Müslüman ahali ile birlikte gayrimüslimler hakkında kayıtlar tutulmuştur.Tirebolu şehir merkezindeki gayrimüslimler hakkında yapılan bu çalışmayla Osmanlı Devleti’nin bir kazası olan Tirebolu’daki gayrimüslim unsura ait nüfus yapısı ve özelliklerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Ayrıca bu çalışmada, 19. Yüzyılın ortalarında iskân ve nüfus çalışmalarının vazgeçilmez temel kaynaklarından olan nüfus defterleri esas alınmak suretiyle, Tirebolu’nun 1835 tarihindeki gayrimüslim nüfusu tespit edilmeye çalışılmıştır. Tirebolu’daki gayrimüslim nüfusu incelediğimiz bu çalışmamızda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan H.1251(M.1835) tarih ve 1114 numaralı defter kullanılmıştır.
, Sayfalar 163 - 179
Salih AKYEL, Kamil ÖZDEMİR
19. yüzyılda Bursa’da koza üreticiliği ve ipekli dokumacılık sektöründe önemli değişimler yaşanmıştır. Yenileşme amacıyla yaşanan bu değişim sürecinde, kozadan ipek çekiminde fabrikalaşma sürecine girilmiş, ipekböceklerinde görülen hastalıklara karşı bilimsel tekniklerle üretime başlanmış ve koza üretimine yeni nizamnâmeler ile yön verilmiştir. 20. yüzyılın başlarında ise ipekli dokumacılık alanında fabrikalar açılarak, kentte işçi sınıfının ortaya çıkması ve kadınların bu sektörde istihdam edilmeleri gibi yeni bir döneme girilmiştir. Tüm bu gelişmeler Bursa’nın sosyal ve ekonomik yapısını önemli ölçüde etkilemiştir.
Cilt 14 , Sayı 24 , Oca 2013 , Sayfalar 1 - 18
Cafer ÇİFTÇİ